İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Recep Kayalı Taşın Dediği

‘ay şahit, onun taş kalbini
ben yumuşattım sevgimin büyüsüyle
ay şahit, coşkunun gözyaşları titredi
onun tarifsiz, vahşi gözlerinde’
Furuğ Ferruhzad (Rüzgâr Bizi Götürecek)

  1. Yüzyılda antropoloji çalışmaları artarken beyaz ırkın üstünlüğünü dile getiren Avrupa, bütün dünyayı ‘alt insan’ olarak niteliyordu. İspanyol bir papazın ateşten kurtardığı Popol-Vuh, ‘pagan’ diye aşağılanan Maya Uygarlığında insanlık tarihinin en eski kutsal metnidir. Fanatik Hristiyan papazların yok edici yobazlığından son anda kurtarılan insanlık destanı.
    Amerika yerlileri İspanyol sömürü ve yağması ile başlayan ilişkiler sonucunda Avrupa kültürü ile erken tanışmıştı.

‘Kurmaca türünün büyük bölümünü niteleyen geleneksel doğrusal anlatı biçimi yerini doğanın dairesel karakterini vurgulayan Kızılderili dinini ve mitolojik imaları yansıtan dairesel biçime bırakmıştır. Kızılderili öyküleri işgal ve sömürge döneminde Avrupalılar tarafından maruz kaldıkları travmayı da yansıtmaktadır. Öyküler genellikle parçalı ve çok katmanlıdır ve tekil çizgisel bir gelişim göstermek yerine mahrumiyetten kaynaklanan travmaların yıkıcı etkisi altında kendisine varlık kazandırabilen yaşamlar hakkındadır. (Michael Ryan Eleştiriye Giriş s.146)

Büyülü gerçekçilik (magic realism) akımının bilinen en meşhur temsilcisi Gabriel Garcia Marquez. Borges’le zirveye çıktı büyülü gerçekçilik. Borges’in metinleri Popol-Vuh’un dünya dillerine tercümesi sanki. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in (1899–1988) 1935 yılında yayımlanan Alçaklığın Evrensel Tarihi adındaki eseri, ilk büyülü gerçekçilik çalışması olarak kabul edilir genelde.

‘Hiç kimsenin inancı yok, ama hayalleri var. Günün birinde hayaller uçup gidiyor ve ortada yalnızca boşluk kalıyor: nihilizm ve bayağılık. Laik ya da burjuva düşüncenin tarihine, Balzac’ın romanının adı verilebilir: Yitirilmiş Hayaller. (Paz Modern İnsan ve Edebiyat s.10.) diyen Oktavia Paz’ın işaret ettiği tehlikeye panzehirdi sanki büyülü gerçekçilik. Gerçekliği sorgulama hususunda gerçekçiliğin uzantısı olarak kabul edilse bile, büyülü gerçekçilik, akılcılığa ve edebi gerçekçiliğe zıt bir akımdır.

Avrupa edebiyatına öykünerek bir yol alması mümkün değildi, Latin Amerika’nın. Onlar dünya edebiyatına büyülü gerçekçiliğin romanları ile damgalarını vurdular. Her kültürün edebiyatı farklı bir zenginlikle yer bulabilirdi dünya edebiyat âleminde. İngiltere’den (Angela Carter) Türkiye’ye kadar (Latife Tekin) bu akımın etkisinde eserlerle kendilerine bir alan açtılar.

Recep Kayalı da Türkiye’de bu yöndeki akım doğrultusunda kuruyor hikayelerini. Büyülü gerçekçilik denen yöntem düz çizgide seyreden anlatıya derinlik katarak öyküye başlıyor. Bu nedenle Taşın Dediği kitabı bir süreklilik izlemek yerine sarsılmalarla ilerliyor. Ulu-Ma, Taşın Dediği, Salgın hikâyelerinde görüleceği gibi. Recep Kayalı hikayelerinde doğaüstü olayların doğal olanla bütünleşip kaynaştığını görüyoruz.

Daha hikâyenin ilk cümlesinde okuyucuyu sarsarak başlıyor. Uyarıyor adeta. Bambaşka bir iklime ve gerçekliğe girmek üzeresin ey aziz okuyucu! Buna hazırla kendini:

“Tüm gece inledi babam; taşa dönüyordu çünkü” Taşın Dediği s.39.
“Kuş gecekondusunun yanından geçiyordum” Süleyman’ın Körlüğüdür. S.72
“Akbaş Mustafa yağmura gitmişti Bu köyde yağmura gidilir” Yağmurun Anlattığıdır s.77

R.Kayalı’nın TAŞIN DEDiĞİ’ndeki farklı öykülerin ilk cümleleri bunlar. Hikayelerin çoğu taşrada, kasaba ve köylerde geçse de daha sonra şehre de geliyor. Hasan Ali Toptaş öyküleri de düz bir çizgide ilerlemez. Onunki anlatılan öyküyü birkaç bakıştan anlatmaktır. Geştalt yöntemi ile anlatıcı, bir an ana karakter olur, sonra karşısındaki. Göz önünde özneler değişir. Kahraman yazının içinde uyuyakalır. Recep Kayalı da özne değişmiyor, anlatıcı da. Olaylar gerçeküstü bir düzleme taşınır. Taş olur insanlar. Taş (beton) içinde yaşar karakterler. Taşlaşan heykellerin dış kabuğunu kırsanız içte çürümüş, kokan etlerle karşılaşırsınız. (s.44) Kadınlara değen erkekler taş olur, elâlemin eğlencesi yapılır. Bu trajediden oğlu kurtarsa da mezara varana kadar yeniden taşlaşır babası.

Tanrının gazabı ile taşlaşan baba, yaşıyor üstelik. Gerçi burada kadınlar dokununca taşlaşıyor erkekler. ‘Bir sürü genç kız ilk aşkın heyecanıyla taş etmiş erkekleri’ (s.42) Yoksa kadınları hayat için sorun gören bilinçaltının yüzeye çıkması mı bu ifadeler diye soranlar çıkabilir?

Erkekleri taş yapan bu kadınlar bir köye toplanıp karantinaya alınıyor. Babası da burada asker iken taş olan annesine âşık oluyor. Fakat ‘Annem de tüm kötülüğün ve hapsolmanın içinde kendisine aşkla bakan bu adama kayıtsız kalamıyor’ s.43 Büyülü gerçekçiliğin ilk şartı, gerçek olanla, gerçekdışı, doğaüstü veya alışılmamış olanı birleştirmekse Kayalı bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Okuyucu da hikâye edilişe bir kuşku doğmaması yeterlidir. Ancak yazarın Ahmet Mithat gibi ‘Ben hiç sevmem hikâyede doğan boşlukları’ (s.42) diye araya girmesine gerek yok. Okuyucuya taş kesilen insanları anlatıyorsun. O alana yoğunlaş.

Acaba her şehirde kasabadaki heykellere bir ima mı bu taş hikâyesi? Yoksa betonun baskısı altında büyüyen yeni neslin isyanı mı? Betondan ve taştan kalplerin arasında Solucan Koşusu tutturmak mı? Kelimelerle düşünebilmek için taşın ve betonun ortasından yarılmasını beklemek mi?

Yeni neslin imgeleri daha anlamını bulamadı. Yerli yerine oturmadı. Onlar hayatı, edebiyatı, hikâyeyi hazmedip katılaşmamıştır daha. Benim gibi betonlaşmamıştır üslupları. Gücü de burada genç hikâyecilerin, yeni zamanlara seslenebilme iktidarı da. Gün olur, gelecek onların kalemi ile kurar edebiyatını. Umudumuz var, alametleri de elimize geçen kitaplarda görmeye başladık. Daha mesafe alacakları yolun uzun olduğunu kabullensinler, yeter.

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir