Otorite® edebiyat ya da bu kuyudan su çıkmaz

Recep Seyhan

Güçlü babanın gölgesinde yaşayan oğullar ya da baskın karakterli annenin yamacında silik ve muti ev kızları, psikanalistlerin uzun süre inceleme alanlarından biri idi. Hâlâ öyledir. Bunu edebiyata uyarlarsak otorite®lerin gölgesinde ortaya çıkan edebi görüntü, hâl ve gidişe bir de bu pencereden bakmamızı gerekli kılıyor.

Herkesi yamacına dizip kendi hizasında “üretmeye” çağıran otoritelerin, dergi cemaatlerinin, baskın karakterli “usta”ların etrafında kümelenmiş genç yazarların yayınevi gözetiminde edebiyat icra ettiği zamanlara eriştik. Mesela kötü yazılan öyküler/şiirler “usta”nın olduğu yerde “iyi etiketiyle raftaki yerini aldıktan sonra genç yazarımız için gün çok iyi “kurtarılmış” olabilir. Gerçek böyle mi? Bu görüntü, bizi sadece zevahire götürür. Zevahir ise uzaktan göze parlak görünen kurumuş bir kuyu gibidir. Bu kuyudan su çıkmaz. Uzun vadede çıkmaz. Bu, otoriter ya da resmi bir edebiyatı filizlendirir; sanatın bireysel karakterini yok eder.

Yaratıcı yazarlar genelde “kırık benlik”li insanlardır. Kırık benlik, üretim için problem değildir; fakat bu “yenik benliğe” dönüşürse üretim gerçekleşmez, gerçekleşse de ürün -uzun vadede- çalık (kitch) kalır. Bunun sebebi şudur: Otoritelerin kurduğu sistemde eleştiri olmaz, güzelleme ve değini olur; eleştirmen de olmaz değin-men olur. Orada yazarla dört başı mamur bir söyleşi bir türlü gerçekleştirilemez. Orada söyleşiden anlaşılan; kankanın, yazarın sorulmasını “arzu ettiği” hatta çoklukla yazarın belirlediği soruları kendisine e-posta ile göndermesidir. İş çığırından çıkarılarak yazarın, kendisine gönderdiği sorulara yine kendisinin verdiği cevaplar düzeyine de inebilir. Orada, kankanın adıyla kendi eserine güzelleme bile görülebilir. Söyleşi toplantılarında ise, kitabın ve yazarının “yayınevinin gözetiminde” nasıl yol alabileceği konuşulur. Bu; bir tür, yayınevinin çıkan kitaplarını ve “yeni” yazarlarını pazarlama söyleşisidir. Farklı cinse uygulanan -pozitif ayrımcılık bağlamında- gümrük muafiyetinin kalite üzerindeki sonuçlarını ise kestirmek çok zor.

Bilim adamlarının temel vasfı bilim haysiyetine sahip olmaktır. Bu yönüyle onlar, sanatçılarla aynı şeritte yol alırlar. Bu hatta liyakat vardır, ahlak vardır, samimiyet vardır, bilim ve sanat haysiyeti vardır. Bunun konumuzla ilgisi şu: Üniversiteler (elbette Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri) konuya el atmalıdır. Bağımsız, bağlantısız, samimi ve onurlu bir eleştiriye en uygun zeminin üniversiteler olduğunu düşünüyorum. “Hangi üniversiteler?” dendiğini duyar gibiyim. Bilim üretimi yok, anladık. Sanat alanında olsun bunu bekleyelim üniversitelerden.

Bu konuya az çok kafa yoranlara bakıyoruz; falan ustanın tarzı kafalarında bir yere ilmek atmış. Oradan kurtulamıyorlar. Kendilerinden bilimin adil duruşunu beklediğimiz insanlar dakalkıp genç öykücüyü, şairi ya da romancıyı birinden çekip ötekinin çevresinde kümelenmeye davet ederse bu tuzun koktuğu yer olur. Deneysel arayışları; mesela öykünün son 50 yılda ulaştığı imkânları değerlendirmeyi “gelenekten kopmak, milli olana yabancılaşmak, dertsiz olmak, artistlik yapmak” gibi suçlamalara maruz bırakmayı doğru ve adil bulmuyoruz.  Bu yaklaşım, açılımın önünü tıkar. Sanat(art)sal zemin esas itibariyle “art-ist-ik” bir karaktere sahip değil miydi? Bırakın kendisi olsun; kendi yağı ile kavrulsun, kendi emekleri ile ayakta dursun geç insan. Kimse, “ustanın çizgisinde” hikâyeler anlatmak veya şiirler yazmak zorunda değil. Bırakalım, öykünün ulaştığı mümbit alanlarda dolaşsın genç hikâyeci, önüne getirilen yöntemlerden, verilerden yararlansın. Şunu anlattın, bunu anlatmadın değil mesele. Neyi dert edinirse edinsin yazar, yeter ki dili doğru ve etkili kullansın. Bu değil miydi zaten ortak mutabakat hattımız?

Ortada bir sorunun varlığından kuşku yok. Bir şeye bir çözüm üretilebilmesi için önce problemin varlığının kabul edilmesi gerek. Kafa sezse de ego’lar, dergi cemaatleri ve usta kültü buna izin vermiyor. Sanatta-edebiyatta kült adamlar yaratıp sonra herkesi onların hizasına dizme anlayışı yıkılmalıdır. Kafamızdaki “usta” kült bir bariyere dönüşmüşse bu bariyer büyük bir gürültüyle devrilmelidir, geride ayağa kalkan bir yığın toz duman bırakarak. Bununla ustaların yerini yadsıyor değiliz. Her yazarın yazı hayatının bir döneminde ustaların dizinin dibinde “tedris” geçmişi vardır. Böyle olmuştur ve böyle de olacaktır. Onlara şükran borcumuzu mahfuz tutarak diyorum ki hiçbir tilmiz ustasının izinde var olmak (ispat-ı vücut) ve onun çizgisinde yürümek zorunda değildir. Esasen usta gibi usta da istemez bunu. Kimse usta A gibi veya B gibi öykü veya şiir yazmak zorunda değildir. Keza yetiştirdiğim bir talebe de benim öykü anlayışımı takip etmek mecburiyetinde değildir hatta beni takibi bırakmalı ve kendi çizgisini bulmalıdır diyorum. İnanın, bu ustaların da hayrınadır; çünkü ustalar da geçmişte ürettiklerini net olarak görebilecekleri sağlıklı aynalar bulma imkânına kavuşurlar. Ustaların izi, geriden gelenler için deneyimleri görüp kendini geliştirmek için bir süre gereklidir ve sonrası yoktur. Bu nankörlük değildir. Sanatsal etkinlikler; eş-dost, usta-çırak ilişkilerini kesinlikle denetler ve sınırlar. Bir gölgeye tutunmaya asla izin vermez. Aksi durum mektepleşmiş dergiler ve “ustalar” etrafında bir kast sistemi doğurur ve yeniliklerin/gelişimin önünü tıkar.

Bugün olan da bu.

Sanat ve edebiyat alanında mesafe almak isteyen gençler, ayın yörüngesinden çıkıp güneşe açılmalıdır. Güneş kimsenin yörüngesinde değildir.

Şair veya öykücü yaşıyor ve sağlıklı ise ya üretmeye devam etmeli ya da bu diyardan (yerinden) gitmeli. Gözlemimize göre, şiirde, yaşayan büyük ustalar, yirmi otuz yıldır yazmamakla şiire -dolaylı yoldan- iyilik etmiyorlar. Bir suçlama olarak değil tespit olarak diyorum: Şiiri adeta tutukladılar; çünkü yazanlar onların hizasında ve gölgesinde üretmeye çalışıyorlar. Çalışıyorlar da yaramıyorlar işte o hattı, (çok az iyi örnek dışında) debelenmeden öte gidemiyorlar.  Baskın babanın gölgesinde kişilik kazanamayan çocuklar gibi şairler. Şiirin ciddi mesafeler alamamasının sebebi bizce budur. “Hikâye cenahında durum böyle değil fakat sonuç orada da aynı” diye düşünülebilir. Orada durum çok daha farklı: Görüntüye bakılırsa yılda ortalama 130 öykü kitabı basılıyor; ama bir öykü enflasyonu olarak tabii. Sadece eleştirmenleri yok değil bu kitapların; ciddi bir gümrükleri, vergileri, vizeleri (editör) de yok. Böyle olunca da kalite son derece tartışmalı. Orada problem; yayınevlerinin yanaşma sistemi içinde koloni kurmalarından;otoritelerin, yapmamaları gereken işleri yapmalarından ve yukarıda çizdiğimiz tabloya kiminin (veraset yoluyla) omuz vermesinden, kiminin fiilen içinde yer almasından kaynaklanıyor.

Yoksa ustalar yanılmazlar ve hata yapmazlar mı(ydı)?

Yazan: Recep Seyhan

Otorite® edebiyat ya da bu kuyudan su çıkmaz


Bir yorum yaparak siz de katkıda bulunun