Güncel Kitaplar; Stewart Gordon, dünya tarihini yeniden yazdı

Fotoğrafçı Peter Throckmorton 1950’lerin ortalarında büyük bir Yunan heykelinin sahile vurduğu söylentisine kapılıp Türkiye’nin batı kıyılarına geldi. Tanıştığı kaptan ona, Ege’de birkaç antik batıktan söz etti. ABD’ye dönen fotoğrafçının çabalarıyla 1960’larda batıktan amforalar, çanak çömlekler, külçeler çıkarıldı. Ama bu kadardı. Keşfi yapan Türk ve Amerikalı ekibin üyeleri daha sonra yıllarca yerel süngercilerle görüştü, onlara antik bir batığın nasıl görünebileceğine dair resimler gösterdi. Ancak 20 yıl boyunca hiç ses çıkmadı. HT Cumartesi’nden Kürşad Oğuz’un haberi…

UNESCO’nun 2014 tarihli raporuna göre bugüne kadar dünya denizlerinde yaklaşık 3 milyon deniz kazası oldu. Tarih araştırmacısı Stewart Gordon, 10 bin yıl öncesine uzanan bir zaman diliminde bu kazaların 16’sını aldı, söz konusu batıklar üzerinden dünya tarihini yeniden yazdı. Keşif, bilim, siyaset ve insanlık literatürüne farklı ufuklar açan, heyecan verici bir kitap

1982’de genç bir süngerci teknesinin kaptanına Gelidonya’nın 80 km batısındaki Uluburun açıklarında, dik bir sualtı rampasında gördüğü dört kollu metal külçelerin resmini çizip verdi. Hemen Bodrum Müzesi ile temasa geçildi, bir sonraki yıl ilk dalış yapıldı; tekne 46 metre derinlikteydi. 1984’te batığa 1300 dalış gerçekleştirildi ve 3300 yıl el değmeden kalan, daha sonra Doğu Akdeniz ticareti ve kültürü üzerine muhteşem bilgiler sunan Uluburun batığı yavaş yavaş günışığına çıkarılmaya başlandı. Teknenin, denizcilikte tahta çivili yuva ve zıvana dili eklemli bilinen ilk örnek olduğu anlaşıldı. 14 metre uzunluğundaydı ve 14 ton kargo taşıma kapasitesi vardı. İçinde zamanında sadece Hazar Denizi civarında ekilen nar, yemeklik zeytin, fil ve suaygırı dişi, Nil deltasında üretildiği sonradan anlaşılan cam külçe, parfüm için ağaç reçinesi ve seçkin içki kapları olduğu keşfedildi. Bu, Uluburun batığının, Doğu Akdeniz’in büyük bölümünde paylaşılan seçkin bir yaşam tarzına hammadde taşıdığını gösteriyordu. Hem de çok geniş bir coğrafyadan çok geniş bir coğrafyaya… Peki en son hangi limandan yola çıkmıştı bu tekne? Bunu da gemideki bir yiyecek kabında sıkışıp kalan bir sıçanın kemikleri söyledi. Sıçan DNA’sı Doğu Akdeniz’in çeşitli limanlarında küçük ama belirgin farklar gösteriyordu. Uluburun sıçanının DNA’sının yalnızca Suriye’nin kuzey sahilindeki Ugarit sıçanıyla uyumlu olması, geminin son limanının Suriye’de olduğunu işaret ediyordu…

KANODAN BUHARLIYA

Michigan Üniversitesi bünyesinde araştırmalar yapan Stewart Gordon, kendine üç kriter belirleyip 16 batık seçti. 1) Batık, insanlık tarihine önemli bir etki yapmış olacak. 2) Dünyanın farklı denizleri gözetilecek. 3) Söz konusu gemi kazası geminin yol aldığı coğrafyaları, ekonomileri, göçleri, siyasi hareketleri ve savaşları betimleyecek şekilde iyi belgelendirilmiş olacak. Gordon’un bu kriterlerden yola çıkarak seçtiği batıklar arasında 1987’de Nijerya’da bir kuyunun dibinde bulunan 8 bin yıllık “Dufuna Oyma Kanosu” ve 1952’de Büyük Piza Piramidi’nin tabanında bulunan MÖ 2600 tarihli “Khufu Teknesi” de var, 1634’te Kolombiya açıklarında batan “Los Tres Reyes” adlı İspanyol kalyonu ve 1844’te Kentucky’de Ohio Irmağı’nda büyük bir patlamayla batan “Lucy Walker” adlı yandan çarklı buharlı gemi de.

‘AGUCUK GUGUCUK’U SEVEMEYENLER

1989’da bir grup sosyolog 412 beyaz ve siyah Amerikalı ebeveyne çocuk sahibi olma konusundaki görüşlerini sormuş. Olumsuz cevapları da sıralamışlar. Aşağıdaki pişmanlık ifadeleri dile getirilmiş: “Çocuklara bakma sorumluluğu zamanımın çok büyük kısmını kaplıyor.” “Çocuklarım çok fazla strese ve endişeye yol açıyor.” “Bazen ebeveyn olmadığım döneme dönebilmeyi diliyorum.” “Keşke ilk çocuğuma sahip olmadan daha fazla bekleseydim…”

Abartılmış Annelik Bastırılmış Kadınlık – Orna Donath / Çev: Bilge Yalçın Baştimur Destek Yayınları

İsrailli Orna Donath ise bir kadının ortalama üç çocuk doğurduğu ülkesinde bu pişmanlıkların neredeyse hiç söze dökülmediğini tespit edip yola koyulmuş. 2008-13 arasında anne olmaktan pişman olan, içlerinden birkaçı büyükanne olmuş farklı sosyal gruplardan kadınları dinlemiş. Çocuklarının annesi olmuş olmalarına rağmen kimsenin annesi olmamayı dileyen bu kadınların yaşadıkları çelişkileri, acıları kavramsallaştırmış. Bakın 15-20 yaşlarında iki çocuk annesi Helen ne diyor: “Bana göre değildi, hiç hoşlanmadım. Saatlerce agucuk gugucuk demekten ya da elimde çıngırak oturmaktan hoşlanmadım. Bazıları bunları seviyor. Ben sevmedim. Bana eziyet oldu.” Bir başkası, yaşları 20-25 arasında değişen üç çocuk annesi Brenda’ya kulak verelim: “Çocuklarımı doğurduktan kısa süre sonra kendimi ne tip bir çukura soktuğumu anlamaya başladım. Geceler gündüze karıştığında ve herkesin sözünü ettiği şu ‘mutluluk, tatmin ve yeniden doğum’u bulmak için çaresiz bir arayışın içinde kaybolduğumda, o duygunun kırıntısını bile bulamadım.” Donath’ın konuştuğu kadınlar arasında çocuklarını bırakıp gidenler, bütün sorumluluğu kocalarına yıkanlar ve çocuklarına neredeyse şiddet uygulamayı düşündüklerini söyleyenler de var. Tamam, kızalım ama bütün bunların sebebi ne? Annelik çok fazla yüceltildiği; “Çocuk doğurmazsan pişman olacaksın” bir tehdide dönüştüğü için mi bazı anneler böyle hissediyor? Ve bu yüzden mi bu pişmanlıklar görmezden geliniyor? Meslek kaygısı veya toplumsal baskıyla anne olmanın giderek zorlaştığı dünyada, “bu kutsal vazifeyle” ilgili farklı ve sarsıcı bir bakışı görmek isteyenlere…

NEREYE DÖNSEN BAŞKA KADIN HİKÂYESİ

çinde Maria Franceschina ve iki erkek iki kız dört çocuğunun da bulunduğu gemi, 1559’da Venedik’ten Arnavutluk sahiline ilerlerken karşılarına korsanlar çıktı. Anne ve kızlar fidyeyle kurtulup Venedik’e dönerken iki erkek Osmanlı’ya götürüldü. 10 yaşındaki büyük Gazanfer, küçük ise Cafer oldu. Cafer bir süre sonra öldü, Gazanfer ise iğdiş edildikten sonra kapı ağası yapıldı. II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed döneminde Gazanfer Ağa olarak nüfuzunu artırdıkça artırdı. Bu sırada kardeşi Beatrice Venedik’te evlenmiş, iki oğlan doğurmuştu. Kocası veremden ölünce 30’unda dul kaldı. Yeniden evlenen dul, o dönemin Venedik’inde ‘kötü kadın’ muamelesi görüyordu ama aldırmadı. Yeni kocası Venedikli bir tacirdi. Bir kız daha doğurdu ancak kocasının açgözlülüğü onu mutsuz etti. 1591’de hepsini bırakıp kardeşi Gazanfer’in yanına, İstanbul’a, Saray’a geldi. Birkaç gün geçmeden de dinini değiştirip İslam’a döndü. Adı Fatma oldu. “Osmanlı kadınları istenmeyen evlilikleri boşanmak, ayrılmak ve feshetmek yoluyla daha kolay sona erdirebiliyordu. Gelenekleri normalde boşanmalarına izin vermeyen gayrimüslim kadınlar için İslam’ı benimsemek, istemedikleri eşten kurtulmanın kolay ve yaygın bir yoluydu” diyor yazar. Beatrice yani Fatma’nın (Fatma Hatun) bunun için mi İslam’ı seçtiğini bilmiyoruz ama bu dönüşümden sonra şahsi ve ailevi statüsünü epeyce yükseltti. Amerikalı tarihçi ve felsefeci Eric R. Dursteler “Dönme Kadınlar”da, erken modern dönemde doğdukları yerleri, ailelerini ve dinlerini bırakan Akdenizli kadınların toplumsal ve siyasi alanda oynadıkları rolü anlatıyor. Fatma’nınkinden başka iki hikâye daha var kitapta. Birinde 1586’da doğan Hıristiyan Venedikli Elena Civalelli ve ondan 20 yıl sonra doğan Müslüman Osmanlı Mihale Şatoroviç’in erken yaşta evlendirilmek istenmeleri ve buna direnmeleri anlatılıyor. Diğerinde ise Yunan adası Milos’tan kaçan Müslüman Maria Gozzadini ile üç kızının (Ayşe, Emine, Hatice) Korfu’ya sığınmaları ve bu kez Hıristiyanlığa dönmelerine tanıklık ediyoruz. Dursteller’in ilk Türkçe baskısı beş yıl önce yapılan kitabı, Osmanlı’nın bir döneminin farklı okumasını yapmak bakımından da ilginç.

Dönme Kadınlar – Eric R. Dursteler / Çev: Deniz Koç Koç Üniversitesi Yayınları


Bir yorum yaparak siz de katkıda bulunun