Ali Ayçil “Dergâh, yerli ve millî bir dergidir.”

Dergâh Dergisi’nin genel yayın yönetmeni Ali Ayçil ile Dergâh Dergisi’nin ilk kurulduğu 1921 yılından bu yana geçirdiği safhaları, edebiyat anlayışını, varoluş  ilkelerini, dergiye emek veren pek çok ismi konuştuk. Dergâh Dergisi bir hayat ağacı gibi… Yahya Kemal’in hayal ettiği “Kökü mazide olan ati” olan bir ağaç. Nurettin Topçu’nun Anadolu topraklarında büyüttüğü bir ağaç. Genç yazarların canlandırdığı, yaşlanmayan bir ağaç… (Söyleşi: Hatice İskenderi)

Dergâh Dergisi, 1921’de kurulurken millî değerleri ön plana alıp Millî Mücadeleye destek veriyor o dönemlerde. Bir yandan gelenek ve inançlarla beslenen bir yapısı var. Modern ve maddeye bağımlı yeni dünya anlayışına, karşıt fikirleri de barındırıyor. Bu dönemde seküler ve modern bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de kuruluyor. “Dergâh anlayışı” o zaman yeni devletin değerlerine muhalif bir duruş da sergilemiş oluyor. “Dergâh Dergisi’nin anlayışından” etkilenerek oluşan yayınlar ve dergiler de her ne kadar yeni cumhuriyete muhalif de olsa bir şekilde yaşamaya devam etmiştir. Ara ara baskılar ve yasaklamalara rağmen devlet, bu anlayıştaki yayınlara izin vermiştir. Tamamen ortadan kalkmamışlardır. Bu açıdan bakıldığında “Dergâh Dergisi anlayışı” cumhuriyetle birleşir mi, bir cumhuriyet dergisi midir?

Önce bir tarihlendirmekte fayda var. Dergâh Dergisi; Nisan 1921 senesinde, Sultanahmet^teki İkbal Kıraathanesi’nde, Yahya Kemal ve arkadaşları tarafından çıkarılmaya başlandı. İlk yazar kadrosu da dönemin seçkin edebiyatçılarından bir kısmını barındırıyordu. Ahmet Haşim; önemli şiirlerini ve şiir üzerine yazılarını, ilk Dergâh’ta yayınlattı. Yahya Kemal keza öyle… Nurullah Ataç, Mustafa Şekip, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da ilk metinleri burada yayınlanıyor. İlk Dergâh Dergisi; yaklaşık iki yıl boyunca, on beş günde bir ve kırk iki sayı olarak çıktı. O yıllarda Millî Mücadele henüz nihayetlenmiş değildi. Anadolu’nun, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan dolayı işgal edildiği, ordusunun terhis edildiği; İstanbul’da – İstiklal Caddesi başta olmak üzere- pek çok yere Yunan bayraklarının asıldığı, memleketin kaderinin ne olacağının tam da şekillenmediği bir dönem. Hatta batılıların gözünde şark meselesi nokta konulmuş olarak görünüyordu. İstanbul’dan Türkler uzaklaştırılmış, Anadolu işgal altındaydı…

Böyle bir zamanda; bir edebiyatçı topluluğu, politik olmayan içerikte bir edebiyat dergisi çıkarıyorlar. Bu yönüyle çok dikkat çekicidir ve düşünülmesi gerekir. Millî Mücadeleyi destekliyorlar ama edebiyat yapıyorlar. Slogan veya siyaset dergide hemen hemen yok. Yahya Kemal başta olmak üzere o dönemin edebiyatçıları; memleketin geleceğinden umutlarının olduğunu, edebiyat yoluyla göstermek istiyorlar. İlelebet bu topraklarda, Türkçe konuşulacağını ve yazılacağını; bir dergi çıkararak beyan ediyorlar. Yani o koşullarda bir edebiyat dergisi çıkarmak “Türkçe, bu topraklarda yaşayacaktır!” demektir. İlk Dergâh Dergisi’nde Bergson’dan çeviriler ve Bergson’a ait ruhçu fikirler bulunuyordu. Çünkü o dönemde manevi bir havaya ihtiyaç vardı. Türklerin,1921 yılına gelindiğindeki gücü; düşmanlarını yenebilecek durumda değildi maddi olarak… İşgal devletlerini, Anadolu’dan atmamız pek de imkân dahilinde görünmüyordu. Bir anlamda şunu da ima ediyorlardı yazılarında “ Bir milletin gücü, sadece maddi gücünden oluşmaz. Aynı zamanda manevi güçleri de vardır.” Dergâh Dergisi’nin maneviyatçılığı, o günkü maddi koşullarda “Bizim sadece maddi değil manevi gücümüz de var.” telkini taşıyordu.

Yahya Kemal Beyatlı

Yahya Kemal Beyatlı

Evet, Dergâh Dergisi; Millî Mücadele yanlısı, İstiklal Harbi’ni destekleyen bir dergiydi. İlk dönemin ömrü adeta cumhuriyetin kurulduğu yılda nihayete eriyor. Dergâh Dergisi’nin tesiri ve dergicilikte tuttuğu yer devam ediyor. Kapanmasından sonra bu derginin manevi havasından, karakterinden neşet eden başka başka dergiler çıkıyor. Burada bir ikilik varmış gibi görünüyor. Yani Yahya Kemal, Millî Mücadeleyi destekliyor ama daha henüz cumhuriyetin devrimleri ve uygulamaları gerçekleşmemiş. Bütün farklı görüşler, el birliğiyle Anadolu’nun istiklali için uğraşıyor. Ankara’da bir meclis var ama bir harp meclisi… Henüz ikinci meclis ve Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmuş, bir kısım devrimlere başlanmış değil.Yahya Kemal’in ilerleyen zamanlarda Ankara’ya gittiğini ve bazı elçiliklerde görevlendirildiğini, kalben de tam olarak Ankara’yla bütünleşemediğini söyleyebiliriz.

Dergâh, ilk dönem 1923’te bitiyor ve 1990’larda tekrar kurulma sürecine kadar ruhu devam ediyor. Başka yayınları, dergileri etkiliyor. Seküler bir devlet var. Seküler bir devlette de muhalif gibi duruyor. Ama devlet, bu fikirlerin birşeyler oluşturmasına, devam etmesine de izin veriyor. Bu açıdan bakarsak cumhuriyet dergisi midir, demek istedim. Rusya’daki ve İtalya’daki devrimlere baktığımızda ters ve muhalif fikirlerin daha sert cezalandırıldığını görüyoruz. Türkiye’de baskılar da olsa imkân bulabilmiştir. Bunu devleti kutsamak anlamında sormuyorum. Bizde böyle olmasının altında yatan nedir?

Bir kere İstiklal Harbi ve ardından cumhuriyet; Türkiye’yi, Türkleri yeniden tarihe dahil etti ve tarihin içine yerleştirdi. Çok ciddi bir badireden geçtik. Bu yüzden İstiklal Harbi üzerinde spekülasyon yapmamız mümkün değil. Cumhuriyet de muasır medeniyetlere bakarak, kendimize bir çekidüzen verme çabasıdır. Hiç kuşku yok ki devrimlerin burnunun dikine gitmek ve belli bir döneme ait  kültürü ve tarihi değiştirmek gibi bir kısım iddiaları olabilir. Ama bunlar belli bir noktaya kadar yürür. Bundan sonra devrim de pes eder ve halkın kültürüyle yavaş yavaş uyuşma içine girmeye başlar. Nihayetinde Türkiye’nin de sosyolojisi bu noktaya kaydı. Biz ne İstiklal Harbi’ni ne cumhuriyeti olumsuz bir durum olarak kodlamıyoruz. Ancak devrimin uygulamaları için bir parantez açılabilir.

İstanbul’daki meclis kapatıldığında hemen Ankara’da meclis kuruluyor ve ilk faaliyet başlıyor. Bu başlangıç, önemli bir kazançtır ve uygar bir toplumun hamlesidir. Yahya Kemal ve arkadaşları da elimizde artık bir imparatorluk olmadığını farkındaydılar. Balkanlar elden çıkmış, Araplar isyan etmiş, Misak-ı Millî sınırları dışında reel olarak bir yer kalmamış. Öyleyse bu Misak-ı Millî sınırlarında nasıl bir devlet kurulabilir, bunun hesabını yapıyorlar. Meclis kurulmuş, cumhuriyet ilan edilmiş, seçime dayalı bir sistem kurulmuş. Bunların hepsi mantıklı uygulamalardır ama Kemalist devrimlerin halkın kültürünü, geleneklerini; tarihin belli döneminde -Millî Şef döneminde örneğin- yok sayma ve memleketi aydınlatmak için giriştikleri bir kısım yöntemler, zaman zaman zulme dönüşmüş olabilir. Ama imam-hatip liseleri, ihtiyaç görülüp ilk kez tek parti döneminde açılmıştır. Türkiye, bugünkü dönüşümü geçirmemiş olsaydı, siyaseten tek partiyle devam etseydi bile devrim, mecburen bazı durumda açılmak ve belli realiteleri kabul etmek zorunda kalırdı. Tarihle güreş tutamazsınız. Toplumların eski gelenekleriyle güreş tutamazsınız. Biz; Türk Tarihinin bu dönemine, düşmanlıkla davranmak yerine realiteyle bakmak zorundayız.  

Bakın ben size bir örnek vereyim: Türkiye’de 28 Şubat koşullarında,  Bosna’yı ziyaretimde Türk ordusu; Bosna’da bir kısım camileri ve kabirleri tamir ettiriyor, insanlara Kuran dağıtıyordu. Türkiye, hiçbir zaman Müslümanlığını inkâr etmiş değildir. Sadece Müslümanlığı tarif etme biçimleri, Müslümanlığın oranı ve tonu üzerinde tartışmalar olmuştur. Laiklik de Türkiye’de -uygulamalarda problem olsa bile- Müslümanlığın reddi değil; belli bir ayarda, tonda olması niyetiyledir.

Diğer İslam ülkelerinin, Türkiye’deki gibi nitelikli din eğitimleri yoktur. Bu aynı zamanda  cumhuriyetin de kazandırdığı bir durumdur. Medeni çıta yüksek olunca, Müslümanlar da kendilerini bunun üzerinden ayarlayıp; eğitimleri, bilinçleri, bakışları, davranışları şekil alıyor. Türkiye’de Müslümanlık, cumhuriyet içerisinde bir seviye kazanmış adeta link atlamıştır. Türkiye’de Müslümanlar, dünyayı sorgulayacak ve kendisine “Bu yeni dünyaya, ne tür cevaplar verebilirim?” sorularını sorabilecek bir noktaya gelmiştir. Ayrıca Müslümanların, coğrafyalara göre İslamı yaşama biçimleri ve tarzları değişir. Türki, Farisî, Arabi tarzlar vardır. Mesela İbn Battûta; 1200 yılların sonunda, Anadolu’yu ziyarete geldiğinde hayret ediyor. Kadınlar, ona “Hoş geldin Efendi! Nasılsın?” diyorlar. “Bu hiçbir yerde gördüğüm birşey değil.” diyor.  Daha o zaman bizim Müslümanlığımız, farklı bir tarz oluşturmuş. Doğal olarak burada bir Türki Müslümanlığın olduğunu; bizim kendi tarihimizin, geleneğimizin, örfümüzün, sosyal ilişkilerimizin hesaba katılarak dine ayarlandığını, uyarlandığını görüyoruz. Cumhuriyetle beraber Türkiye’de Müslümanlık, yeni koşullarda bazı şeyleri yeniden düşünme ihtiyacı duymuştur.

Hiç kuşku yok ki Dergâh, Türkiye’nin büyük bir edebiyat oluşturmasını, güçlü bir ülke, kendi kültürüne güvenen bir memleket olmasını özellikle arzulayan bir dergi. Bundan dolayı bu  düşünüşlerin karşısında olanlara, daima rezervi olmuştur. İlk Dergâh nasıl İstiklal Harbi’nde yeni bir memleket arzuluyorsa, İkinci Dergâh da artık istiklalini kazanmış bu memleketin yeniden edebiyat yoluyla yükselişinin kapılarını açan bir dergi oldu. Bunu bir çelişki olarak görmemeliyiz. Diyelim ki Atatürkçü bir dönemdi ama bu ülkede farklı düşünen dergiler, gazeteler, edebiyat çevreleri de var. Dergiler nihayetinde devletin organları, aygıtları değiller.

İlk dönem Dergâh ile ikinci dönemi karşılaştıracak olursak; ikinci dönem, tamamen ilk dönemin devamı mıdır?

İkinci dönem Dergâh, 1990 Mart ayında yayın hayatına başlıyor. İlk dönemde, nasıl seçkin edebiyatçıları varsa ikinci dönemde de seçkin edebiyatçılardan Mustafa Kutlu, İsmet Özel, İsmail Kara, Nazan Bekiroğlu, Ahmet Tabakoğlu gibi hikâyeci, şair, iktisatçılardan oluşuyor.  İlk Dergâh’ın kapak yazısını ’Üç Tepe’ makalesiyle Yahya Kemal yazıyor. İkincisinin kapak yazısı İsmet Özel’e ait: Özgürlük İçin Şiir … Bizim çıkarmakta olduğumuz ikinci dönem Dergâh’ın ilk sayısının sağ sütununda “Dergâh, yerli ve millî bir dergidir.” ibaresiyle aslında  nasıl bir düşünceye sahip olduğunu açık bir şekilde ilan ediyor.

Dergâh Dergisi’nin yerli ve millîlikten neyi anladığını tarif edersek bir taraftan Yahya Kemal’den gelen bir millîlik anlayışı vardır. Bu anlayışa göre ne doğuyu ne batıyı merkeze almalıyız. Kendi tarihimize, edebiyatımıza, geleneğimize güvenmeli ve yönelmeli, bizzat kendimizi merkeze almalıyız. Bir de Nurettin Topçu’dan gelen Anadoluculuk fikrinde -bir oranda yerlilik fikri- Anadolu’nun kendi imkânlarını harekete geçirmesi ve İslam ahlakı yer alır. Hem ilk Dergâh’tan gelen ruh hem Nurettin Topçu’nun Hareket Dergisi’nden gelen ruh, bu ikinci dönem Dergâh’ta bir araya geliyor.

İkinci Dergâh; 1990’lı yılların edebiyatının, sanatının, kültürünün, siyasetinin geldiği noktada, kendisini yeniden güncellemiş bir dergidir. Bu derginin hem birinci dönem Dergâh’la belli oranda akrabalığı hem Hareket Dergisi ile güçlü akrabalığı vardır. Çünkü ikinci Dergâh’ı çıkaranların önemli bir kısmı Nurettin Topçu’nun etkilediği isimlerdir. Bu işin bir anlamda maddi yükünü taşıyan ve düşünce konseptini oluşturan Ezel Erverdi; Nurettin Topçu’nun ilk öğrencilerindendir. Mustafa Kutlu, İsmail Kara keza öyle. İkinci Dergâh, Nurettin Topçu’nun terbiyesinden, eğitiminden geçmiş insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla İkinci Dergâh’ın alanı birincisine göre daha geniştir. İkinci dönem bütünüyle birincinin devamıdır, diyemem. Genel olarak aynı havza içinde hareket ettiklerini, söyleyebilirim. İlk Dergâh’taki Yahya Kemal ve arkadaşlarının, memlekete ve edebiyata bakışları; ikincisinde de paylaşılmaktadır. Nurettin Topçu’nun Hareket Dergisi geleneği, cumhuriyet dönemi düşünce sürecinde önemli bir yer tutar. Bundan dolayı ikinci dönem Dergâh’ı, 1990’ların koşullarında düşünmemiz icap eder.

Nurettin Topçu

Nurettin Topçu

Anadoluculuk fikri, özellikle 1930’lardan, 1970’lere kadar değişik dönemlerde çıkan Hareket Dergisi’nde işlenmiştir. Anadoluculuk fikri, Anadolu insanının ruh kumaşına güvenen ama bu insanın bir anlamda işlenmesini, eğitimini, Anadolu’nun imkânlarının belli bir seviyeye getirilmesini amaçlayan; memleketçi bir düşüncedir. O dönemlerin Anadolusunu, günümüzle kıyaslamak mümkün değil. O dönemlerde; doğru düzgün yol yok, iz yok, okullar yoktu. Anadolu’nun pek çok yeri derme çatmaydı. İmkânlar az; kıtlık, yoksulluk mevcuttu. Kerpiç evli, hastalıktan kırılan, çocuk ölümlerinin yaşandığı, eğitim imkanlarının kısıtlı olduğu bir Anadolu’dan bahsediyoruz… Böyle bir durumda olan memleketin ayağa kalkması için birşeyler söylemek, o dönemde çok önemliydi. Eğitim vermek, nitelikli insan yetiştirmek çok önemliydi. Okuma yazma çok azdı. Doktora, mühendise, işinde uzman kişilere ihtiyaç vardı. Sahada yol, okul yapılmasına, imar faaliyetlerine ihtiyaç vardı. Şu andaki Anadolu şehirleriyle geçmişteki Anadolu’nun maddi dünyası arasında fersah fersah fark var. Bundan dolayı Nurettin Topçu gibi insanların hem geleceğe yönelik söylemleri hem önlerinde pratik çözümlere ihtiyaç gördükleri bir memleket vardı. Siz geleceği ne kadar tahayyül ederseniz edin, hale hazırdaki şartları iyileştirmezseniz gelecek tahayyülleri işe yaramaz. Buna göre Anadoluculuk, pratik önerileri de olan bir düşüncedir. Artık 90’lardaki Dergâh; Anadolu’da eğitimin yaygınlaştığı, yolun izin yapılmaya başlandığı, az da olsa sanayisi inşa edilmiş, büyüme eğilimi gösteren, şehirleşmesi yavaş yavaş ortaya çıkmış ülke koşullarında yayınlanmaya başlandı. Nitekim 90’lardan sonra Türkiye’de yerli ve millî hat üzerindeki pek çok genç kuşak şair ve yazar, Dergâh’tan yetişti. Bugün önemli şair ve yazarlar, ilk ürünlerini Dergâh’ta yayınladılar ve Dergâh; 90’lardan sonra taşradan şehirleşmeye başlayan mütedeyyin ve Anadolulu ailelerin çocuklarının edebiyatta yükseldikleri, yeteneklerini ortaya koydukları bir mektep olmuştur.

İkinci Dergâh’ın çıkışında ve bugünlere gelişinde hatta Hareket Dergisi’nin çıkarılmasında Ezel Erverdi’nin emeği çok önemlidir. ‘Dergâh’ ismini kullanmayı da kendisi öneriyor. Ezel Bey sahnenin çok önünde değildir ama bütün bu yayınların o dönemdeki finansmanını, yayınlanmasını sağlıyor. Yüklü meblağlar ödemek zorunda kalıyor. Belki kendi varlıklarından harcayarak bugünlere gelindi. Biz sadece sahnenin önündekileri görürüz de asıl bu imkânları çıkaran insanları görmeyiz. Ama görünmeyen insanlar olmasa bunların hiçbirisi olmaz. Ezel Bey’in çabaları bu yüzden önemli ve değerlidir.

Mustafa Kutlu’ya da burada çok özel bir yer açmamız gerekiyor. İkinci Dergâh’ın 1990’dan çıkışından itibaren yirmi beş yıl boyunca yazı işlerini idare etmiştir. Dostoyevski “Biz Hepimiz, Gogol’un paltosunun altından çıktık.” diye söyler. Nazan Bekiroğlu da Mustafa Kutlu için “Biz hepimiz, Mustafa Kutlu’nun paltosunun altından çıktık.” diye atıfta bulunur. Bu yirmi beş yılda onun paltosunun altından çok sayıda edebiyatçı çıktı. Mustafa Kutlu’nun editörlüğü, edebiyat bilgisi, kabiliyetleri keşfetmekteki sezgisi; Dergâh’ta, pek çok edebiyatçının yetişmesinin önünü açtı. Ama aynı zamanda kendi hikâyeciliğiyle de Anadolu insanının inançlarını, geleneklerini, duygularını; modern edebiyata taşıdı. İnsanlar adeta onun hikâyelerinde, aynaya bakar gibi kendilerini gördükleri için onu çok sevdiler. Kendi annelerimizi, kardeşlerimizi, ızdıraplarımızı, aşklarımızı gördük. Hem yazarlık ve editörlük hem abilik tarafıyla Dergâh Dergisi’nin yirmi beş yıllık enerjisinin merkezindedir. Ezel Erverdi’nin arkada bir kapı gibi durması, Mustafa Kutlu’nun edebi olarak çekip çevirmesiyle Dergâh Dergisi, edebiyat koltuğunda yükselmiştir ve bu insanlara çok şey borçludur.

Siz Dergâh’ın 1990’larda “yerli ve millî” bir ruhla kurulduğunu açıkladınız. Şu andaki devleti yöneten siyasiler de  ’yerli ve millî’ bir siyaset izlediklerini vurguluyorlar. Aynı ilkelere sahip olduğunuz görülüyor. Bu siyasi yönetim sizi nasıl etkiliyor, hiç alakadar etmiyor mu?

Dergåh Dergisi, bütün dönemlerinde bağımsız bir dergidir. Hiçbir siyasal döneme kendisini angaje etmedi. Bağımsızlığını belli oranda korudu. Bu bilinen özelliklerindendir. Sonuçta biz edebiyat dergisiyiz. Estetik iddiaları önemseriz. Bunu; dönemin sloganlarına, siyasal davranışlarına kurban edecek bir eğilim içerisine girmeyiz. Edebiyat yaparken de edebiyatla ve sanatla ilişkili, memleketini seven her türden insanı cezbedecek ve merhaba, diyecek bir dergicilik yapar.

Yerli ve millîlik ilkesi, ülkedeki her insanın paylaşması gereken bir düşüncedir. Yoksa siyasal bir tercih değildir. Bu topraklarda doğmuş olmanın; bu toprakların tarihi, kültürü içerisinde var olmanın bir gereğidir. Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de çeşitli siyasi görüşler var. Nasıl ki bir aile de farklı çocuklar olabiliyorsa toplumlarda da öyledir. Farklılıklar eğer memleketin yararınaysa zenginlik sayılır. Nihayetinde biz de onlardan biriyiz. Çok geniş bir kitleyi ilgilendiren düşünüşün edebî merkezinde olduğumuz için estetiğe önem veriyoruz.

Türkiye’deki mevcut iktidar, yerli ve millîlik kavramını iki yıldır kullanmaya başladı. Bu temelde İslamcılık kavramından biraz sarfınazar edip daha yumuşak bir söyleme geçmeyi tercih ettiler.Bu kavram nereden gelişti, nereden çıktı? Daha önce Türkiye’de bahsedilmez, siyaseten kullanılmazken; 1990 senesinde, Dergâh’ta ilk kez kullanılıyor ve 2018’e kadar zaman zaman dergide bahsedilip vurgulanıyor. Bugüne gelindiğinde, siyasilerce bizim bu kavramdan anladığımız çerçevede kullanılıyorsa tabi ki memnuniyet duyarız. Ama böyle olması, herhangi bir siyasal mekanizmayla ilişkimizi göstermez. Çünkü edebiyat ve fikriyat dergileri, bağımsız ortamlarda inşa edilir.

Aslında yerli ve millî kavramı; Anadolu ruhunda, Selçuklulardan bu yana, bir damar olarak vardır. Bizimkisi bir formülasyon… Burada bir uzak görüşlülük görüyorum “Bu topraklarda sağlam bir şekilde yürümek istiyorsanız, bu kavramlar etrafından yürümelisiniz. Çok farklı yollara girseniz bile sonunda en sağlam altına girilecek çatı, içine girilecek ev; yerli ve millîliktir.” Millîlik, bu toprakların tarihi birikimiyle, medeniyetiyle ilişkili olmayı; yerlilikse bu coğrafyanın beşerî imkânlarını, bu topraklarda inşa edilen herşeyi kapsayan bir kavramdır. Millîlik tarihe, yerlilikse güncele vurgu yapar. Yahya Kemal’in söylediği “ Kökü mazide olan atî” kavramının da karşılığıdır bir anlamda. Kısacası, Dergâh yirmi sekiz yıldır, yerli ve millî bir duruşa sahip.

Millîlik kavramıyla tam olarak neyi kastediyorsunuz? İnsanın aklına hemen etnik anlam geliyor. Bu ülkede sonuçta farklı etnik gruplar da var.

Millî kavramını, ırk milliyetçiliği olarak algılamamak gerekir. Millet kumaşını; Anadolu topraklarında İslamlaşmış, bütün kültürleri birbirine geçmiş ve bir halk olmuş toplum için kullanıyoruz. Örneğin “ulus” kavramında etnik bir tema vardır. Fakat “millet” derken etnik temadan çok bir tarih, din, gelenek birliği vardır.” Türk Milleti” derken Türk ırkını değil, Anadolu’da bin yıllık macerayı iç içe yaşamış, bütün bir milleti kastediyoruz. Bundan dolayı millet kavramı ulusa göre daha medeni, modern ve kapsayıcıdır. Farklı ırkları, gelenekleri, töreleri içine alır. Aynı zamanda bütün bu farklılıkları millet olmanın hamuruyla yoğuran, hem bütün hem farklı yapan da bir anlamı var. Millet olma hali, bu tür zenginlikleri içerir. Yoksa ırki manada bir millîlikten hiçbir şekilde bahsetmiyoruz. “Türk Milleti” kavramında zaten “Türk” şemsiye bir kavramdır. Bu şemsiye altında, Anadolu’da bin yıldır, İslam düşüncesi ve kültürüyle şekillenmiş halkı ifade ediyor. Hatta yer yer gayrimüslimlerle yaşamış, tutunmuştur.

Mütedeyyin ve muhafazakâr kesimin edebiyatını düşündüğümüzde Mustafa Kutlu akla geliyor. Anadolu kültürünü samimiyetiyle yansıtıyor. Devamında gelen edebiyatı, onunki gibi ‘halka ulaşır’ buluyor musunuz? Onun geleneğini devam ettiren yazarlar çıkıyor mu?

Önce bir Türkiye olarak düşünmeliyiz. Türkiye, büyük bir ülke ve iyi yazarları var. Mustafa Kutlu önemli bir hikâyeci ve yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yayıncısıyız. Çok önemli bir romancı ve her kesimden insan okuyor. Düşünür Nurettin Topçu’nun yayıncısıyız ve her kesimden insan okuyor. Örneğin Orhan Pamuk da Türkiye’nin okunan bir yazarı. Ahmet Ümit de öyle… Türk Edebiyatını önce dergilerimizden bağımsız bütün bir edebiyat olarak gördüğümüzde, gerçekten çok sayıda okuyucuya ulaşmış -yaşayan ve yaşamayan- yazarlarımız var: Orhan Kemal, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Tarık Buğra, Peyami Safa… Türkiye’nin – modern edebiyat bağlamında- 20.yüzyıldan beri hem iyi yazarları hem okurları var. Bugüne gelirsek, popüler ve iyi yazarlar olarak ikiye bölünmüş durumda. İyi yazarların bazılarının, popüler tarafları da var. Türkiye’nin, özellikle gençlerden oluşan belli bir okur seviyesine ulaştığını düşünüyorum. “Milletimiz okumuyor, kitap satmıyor.” sözleri bana gerçekçi gelmiyor. Dünyanın hiçbir yerinde bizim toplumumuzun okuduğu vaki değil. Türkiye’de ciddi sayıda kitap yayınlanıyor, okur da var. Sadece kategorize edemiyoruz. Örneğin, çok popüler ve nitelik olarak okuru yükseltmeyen kitaplar yayınlanıyor. Ama gerçek edebiyat mahsulü, iyi kitaplar da yayınlanıyor. Birinin okuru fazla, öbürünün okuru az…

Mustafa Kutlu’ya gelince, onun geleneğini devam ettiren bir yol ortaya çıktı mı, derseniz; tıpatıp devam ettiriliyor, diyemem. Ama onun geleneğine yakın, daha genç hikâyecilerin olduğunu söyleyebilirim. Bu hikâyecilerin kitapları çıkıyor. Belki çok tanınmıyorlar ama takipçileri var edebiyat ortamlarında. Zamanla içlerinden bazıları daha geniş kitlelere ulaşacak. Örneğin Mustafa Çiftçi… Artık tanınan da bir hikâyeci. Kendisinde, Mustafa Kutlu’nun etkilerini gözlemliyoruz.

Mustafa Kutlu biraz özel bir durum. Yazarlığının kendine mahsus tarafları var. Anlatısında halk hikâyeciliği tadı da olduğu için, geniş kitleler onu sevdi. İlk, ortaokul mezunu insanlar da okuduğunda çok şey buluyor. Büyüklerimizin yaşadığı, çocukluğumuzu yaşadığımız ülkeyi çok iyi bilen bir yazar. Daha önce de bahsettim; onu okurken kendimizi okuyor duygusuna kapılıyoruz. Ama bir de şöyle düşünün; Mustafa Kutlu, 1947 yılında Erzincan’da doğuyor. Elli, altmış, yetmişli yılların Türkiyesi’nde; çocukluğu, gençliği geçmiş. Şimdi yirmi beş-otuz yaşlarındaki bir genç yazar,1990’larda doğmuştur. O şehirler değişmiş, yaşam değişmiş. Çok kanallı televizyonlar çıkmış. Türkiye, dünyaya daha açık hale gelmiş. Doğal olarak Mustafa Kutlu’nun Türkiyesini, bu genç yazarlar yaşamadı. Onlar da kendi başladıkları yerden birşeyler söylüyorlar. Belki bir elli yıl sonra onlar için benzer şeyler söylenecek.Örneğin bir okurum geliyor “Annem sizi bana tavsiye etti.” diyor. Ben birden şaşırıyorum. Bakıyorsunuz ki kuşaklar değişiyor. Şunu da görüyorsunuz; sizi okuyan anne ile sizi okuyan çocuk aynı değil. Dünyaları farklı… Eleştiri yapsalar ikisi çok farklı yerden bakacaklar.

Şüphesiz Mustafa Kutlu’nun dergide etkisi çok büyük. İsminin derginin önüne geçtiği oluyor mu? Siz, Mustafa Kutlu’dan sonra dergiyi yönetmenin olumsuzluklarını yaşadınız mı?

Mustafa Kutlu ve Dergâh, biri öbürünün önüne geçmeyecek kadar bütünleşmiş. İç içe geçmiş, birbirinden ayırt edilemez hale gelmiştir.  Bugün bile öyle görülüyor: Mustafa Kutlu’nun Dergâhı… Benim Dergâh’la ilişkim, yakın zamanlı değil. 1993 yılında, ilk şiirimin Dergâh’ta yayınlanmasıyla başladı. Yaklaşık yirmi beş yıl boyunca da Dergâh dışındaki yerlerde çok az ürünüm yayınlandı. Hayatımın son on beş yılında, düzenli olarak Dergâh’a her hafta uğrar, Mustafa Bey’i ziyaret ederdim. Bir yanıyla içeriği çok fazla bilmesem bile bir yanıyla dergiyle ilişkiliydim. İkincisi, ilk kez dergicilik yapmıyorum. Benimde kendi dergicilik, geçmişim var. Yaklaşık on yıl boyunca başka dergileri yönettim. Bunlardan biri haftalık haber-kültür biri tarih-medeniyet dergisiydi. Yani buraya geldiğimde, iyi kötü bir dergicilik maceram ve geçmişim vardı.

Tabi ki merkezi bir edebiyat dergisi olan Dergâh’ın başına geçmek, herhangi bir derginin başına geçmek gibi değil. Adaletiyle, dengesiyle, metin tercihiyle çok dikkatli olunması gereken bir dergi. Mustafa Kutlu da belli bir tarz ve güven oluşturmuştur. Böyle bir derginin idaresini devralmanın zorlukları var. Bu zorlukları elbet yaşıyoruz zaman zaman. Ama gelenek, aynı zamanda öğreticidir de… Sizden önce belli bir geleneği olan bir dergide, daha önce yapılmış işlere dikkat ederseniz; yolunuzu gelenek size gösterir. Ortada, yıllardır yazdığınız ve takip ettiğiniz bir dergi geleneği var. Bazen geçmişte bu işler nasıl yapılmış, dediğimiz oluyor. Bu işteki tecrübesi, emeği ve tanınırlığıyla Mustafa Kutlu’nun yönettiği bir dergiyi devam ettirmek, başlı başına Dergâh’ı devam ettirmek kolay bir şey değil. Biz de en az hatayla bu işi yapmaya çalışıyoruz.

Edebiyat,  bir ülke için ne anlam ifade eder? Dergâh’ın, Türkiye Edebiyatı için bir misyonu var mı?

Birinci sınıf, evrensel çıtaya uygun bir edebiyat; dil yoluyla ülkenin yükselişine katkı sağlamış oluyor. Bir ülkede edebiyatın yükselmesi, sanayinin de ticaretin de farklı mesleklerden insanların da zihin çıtalarının yükselmesi demektir. Bakın küçük kabilelere hiç edebiyat yapılmaz. Yahut Ortadoğu ülkelerinin çoğunun ciddi edebiyatçıları yoktur. Büyük ülkeler aynı zamanda büyük ve iyi edebiyatları olan ülkelerdir. Edebiyat yoluyla Türkiye’nin yükseltilmesi meselesi önemlidir. Edebiyat, dil üzerinden çalışılan, yapılan bir disiplin. İnsan zekası da dille her şeyi buluyor. Bir dil düzeneği var. Büyük romancıların, hikâyecilerin, şairlerin yetişmesi; bir ülkenin ufkunu, ruhunu, hayallerini derinleştirip yükseltiyor.

Biz de elbette Türk Edebiyat dergisi olarak edebiyatımızın dünyanın her yerinde tanınan, bilinen, dünyanın rüyalarını anlatan bir edebiyat olmasını arzuluyoruz. Bu arzu ve hayallerimiz, gerçekleştiğinde şunu diyebileceğiz: Türkiye artık büyük bir dünya ülkesidir… Bunu sadece makinalar veya bir kısım sanayi tesisleriyle ispatlayamayız. Bunu ispatlayacağımız en önemli yerlerden birisi edebiyat ve bilimdir. Dergâh Dergisi ve yayınlarının da böyle bir bilinçte olduğunu düşünüyorum. Koyacağınız çıtada da insanları ve ürünleri oraya çekebilmeniz gerekir. Edebiyat dergisi pek çok insanı, düşük performanstan kurtarır ve yüksek eser vermeye iter. Ya da tersine gereksiz yere patinaj yaptırır. İyi dergi, imkânları zorlar. Genç yazarı ve şairi zorlar. Ondaki kabiliyeti daha yükseklere taşır. Bunların her birisinin verimliliğinden Türk Edebiyatı kârlı çıkar. Türk Edebiyatının büyüklüğü, ülkenin büyüklüğüdür.

Dergâh Dergisi kendi fikirleriyle bağlantılı dergileri etkiliyor. Bu zaten biliniyor. Karşı tarafı nasıl etkiliyor? Bunu gözlemleyebiliyor musunuz?

Hangi görüşten olursa olsun, ortak olarak kabul edilen dergiler vardır: Kitap-lık, Varlık, Hece gibi… Dergâh Dergisi de bunlardan biridir.  “İyi bir edebiyat dergisi” statüsündedir ve takip edilir. Farklı camia edebiyatçıları, Dergâh’a ürün vermeyebilir ama Dergâh’ın belli kriterin ve çıtanın üzerinde ürünler yayınladığını bilir. Bir edebiyatçı adayının, Dergâh’ta yazı yayınlatması ve yetişmesi; edebî ortamda kabul görmesi anlamına da gelir. Biz bunları salt tahmin ve görüşle değil bizzat ilişkilerimizden biliyoruz. Hatta zaman zaman farklı camiadan insanların yazıları da orta sayfa sohbetlerinde yayınlanmıştır. Örneğin, Şair Şeref Bilsel, Mimar Uğur Tanyeli. Şair Emel Koşar’la söyleşilerimiz oldu. Gazeteci-yazar Nuray Mert’in yolu da Dergâh’tan bir şekilde geçmiştir. Bu söylediklerim farklı dünya görüşünden insanlar… Dergâh; iyi bir kalemi ve düşüncesi olan, ucuz kavga ve spekülasyonlara girmeyen, her türden insanın ürünlerine açıktır. Memlekete katkısı olabilecek herkesi, değerli görüyoruz. Bizim düşünce dünyamız dışındaki insanları zararlı görmek, sağlıklı bir düşünce değil. Zannediyoruz ki tek bizim durduğumuz yerden iyi bir Türkiye ideali var ama bizim dışımızdakiler de iyi bir ülke hayal ediyor.

Yazarlarınızın eserlerini yayınladıktan bir süre sonra değerlendirdiğinizde “Bu da dergiye uymamış, yayınlamasaydık…” ya da”  İyi ki de yayınlamışız…” dediğiniz oluyor mu?

Gerçekten de metinlerin, dergiden önceki görünüşleriyle dergiye girdiğindeki görünüşleri bazen değişir. Daha da güzelleşebiliyor.Tersine alelade hale gelebilirler. Nadir de olsa hikâyede, şiirde zayıf kaçtığını düşündüğüm metinler oldu. Bu tür düşüncelere kapılmak edebiyatın doğasında var. Bu da birkaç nedenden dolayı olur. Dergi hazırlanırken elinizdeki malzemeler nelerdir? Bunların içerisinden seçiyoruz. O zamanki hâletiruhiyeniz bile tercihlerinizde etki edebilir. Her derginin inşa sürecinde bunlar yaşanır. Mütemadiyen iyi ve doğru tercihlerle ortaya çıkıyoruz, iddiasında bulunamam. Bazen bu yazıyı keşke erteleyip bir başka sayıda kullansaydık dediğimiz durumlarda oluyor. Zamansal olarak erken yahut aksine geç kalınmış olabilir. Dergi, matbaadan çıkıp okura ulaştığında o artık sizden çıkmıştır. Mağdur edecekse sizi artık onun önüne geçemezsiniz. Göz gezdirdiğinizde; unuttuğunuz sözcük, tashih, yanlış tasarlamalar olursa gözünüze hemen yansır. Üstüne soğuk su içmekten başka yapacak bir şey yok. Böyle olduğunu bildiğimiz için son kez tashih yapmak için okuruz. Başımıza böyle şeyler gelmesin diye her türlü önlemi alıyoruz. Buna rağmen bu vurguladığımız şeyler oluyor.

Dergâh Dergisi’nde, kadın yazarların yetişmesi için uygun bir ortam var mıdır?

Bu soru, Dergâh Dergisi için sorulabilecek güzel bir soru… Çünkü Dergâh, özellikle mütedeyyin ve muhafazakâr camianın şu andaki tanınan kadın yazarlarının önemli bir kısmını yetiştiği bir dergi olmuştur. Fatma Barbarasoğlu, Sibel Eraslan, Yıldız Ramazanoğlu, Nazan Bekiroğlu, Melek Paşalı, Zeynep Arkan… Aklıma gelmeyenler de olabilir. Dergâh Dergisi, kadınları edebiyata dahil etmek konusunda ciddi bir katkı sağlamıştır. Orta sayfa söyleşilerimizde, yayınladığımız metinlerde çok sayıda kadın kalemi okumak mümkün. Özellikle hikâyede hemen hemen her sayının bir veya iki hikâyecisi kadındır.Ayrıca derginin hazırlanışında kendileriyle istişare ettiğimiz kadın yazarlarımız vardır. Bu açıdan Dergâh’ın, kadın kalemler için uygun bir dergi olduğunu düşünüyorum. Şunu da belirteyim; kafamızda böyle bir cinsiyet ayrımı yok doğrusu… Metinin edebî olup olmamasına bakarız. Ama Dergâh, kadınların tercih ettiği bir dergi.

Dergiciliğin geleceği hakkında neler söylersiniz? Sizin Dergâh’la ilgili gelecek planlarınız var mı?  

Bütün dünyada matbu yayınların, dijital yayınların karşısında gerilemeye girdiği söyleniyor. Dijital yayınlar, çoğalmaya ve etkileri artmaya başlıyor. İnternette, edebiyat dergiciliği yaygınlaşıyor. Ama bir süre daha matbu yayıncılık,Türkiye’de devam edecek gibi görünüyor. Matbu dergicilik devam ettiği müddetçe merkezî edebiyat dergisi olma rolümüzü devam ettireceğimizi düşünüyorum. En azından orta vadede…

Edebiyat dergilerinde yeni şeyler ne olabilir? Dergâh, mizanpaj olarak dünyanın en güzel dergilerinden birisi… Hangi ülkeye götürüp vitrine koysanız edebiyat dergisi olduğu anlaşılır. Şu an bu dergi geleneğinin değiştirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Magazin dergisi gibi çok fazla içerik ve mizanpaj değiştiremeyiz. Bunun bir katkısı olmaz. Sadece yeni ve genç kuşakların yazı akışını, sağlıklı devam ettirmemiz gerekiyor. Edebiyat dergileri; her dönemin yeni bulgularına, yeni malzemelerine, yeni düşünüşlerine açık olmalı ki kendilerini yenileyebilsinler. Bu ancak genç yazarların ürün göndermesiyle olur. Biz de genç yazarlardan istifade etmeye çalışıyoruz ve onların metinleri aracılığıyla yeni zamanın edebiyata tezahürünü dergiye taşımış oluyoruz. Dergâh, gençleri ön plana çıkardığı için yaşlanmayan bir dergi…

Kaynak sİte: Fikrikadim.com


Bir yorum yaparak siz de katkıda bulunun