Naim Güney ile geçmişten günümüze Ordu

Ordu’nun yerel tarihçisi Naim Güney ile yağmurlu bir günde buluşup röportajımızı gerçekleştirdik. Naim Bey ile karşılaştığımız anda tarihi yolculuğumuz başlıyor. Sahildeki Yalı Cami’nden yukarı doğru ilerlerken caddeleri ve binaları heyecanla tanıtmaya başlıyor. Şimdi 19 Eylül 1924 yılında, Atatürk’ün Ordu’ya geldiği caddeden geçtiğimizi söylüyor. Bir binayı gösteriyor. O gün Atatürk’ün gençlik kulüpleriyle görüştüğü binaymış burası. Daha sonra neler mi oldu? 1960’ların Ordusu’nda çocukluk yaşadık. 1950’lerde Ordu’da, yol ve köprülerin yapılışına şahit olduk. Ordu’ya ilk lisenin kuruluşuna, ilk elektriğin gelişine, 1917 acılı mübadele yıllarına, salgın hastalıklara, yoksulluğa, 1885’deki büyük yangına, 1750’deki ilk mescide… Sonra MÖ 400’lerde Helen askerleriyle Kotyora’dayız, MÖ 100’lerde Kral Mithradates’in kalelerinin içindeyiz. 1300’lerde Hacıemiroğulları’nın seferlerindeyiz. Ordulular, Ordulu olmayanlar, Anadolulular, Dünyalılar, Dünyadaki Anadolulular! Kültür emekçisi Naim Güney’i iyi dinlemeliyiz ve değerini bilmeliyiz.

Naim Güney kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?

1958 Boztepe-Ordu doğumluyum. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde inşaat bölümünü bitirdim. İnşaat teknikeriyim. DSİ’de hala çalışıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım. Tarih araştırmalarını sorarsanız, 2000’li yıllardan beri -ne kadar tekniker de olsam- sevdiğim bir hobi olarak başladım. Gençlik yıllarımda gazetelerde makaleler yazıyordum amatörce. Yazarlığın yanında karikatüre de ilgim vardı. Gırgır Dergisi’nde Oğuz Aral’ın talebeliğini yaptım.

Gerçekten mi? Bize Oğuz Aral ile nasıl tanıştınız anlatır mısınız?

Oğuz Aral, Cağaloğlu’ndaki ofisinde genç yetenekleri yetiştiriyordu. Ben de o dönemlerde İstanbul’daydım. Oraya gitmeye başladım. Oğuz Aral’ın kursu gençlere açıktı. Benim öncesinde resim merakım vardı ve birkaç kere resim yarışmalarında ödül almıştım. Karikatür, mesajını daha hicivli verdiği için daha hoşuma gitmişti. Hakikaten iyi ilerledim, Oğuz Aral’ın katkılarıyla. O zamanlar Demirel ve Ecevit karikatürleri çizmek modaydı. Ben de ondan öğrendiklerimle bunları çizmeye ve geliştirmeye başladım. Aslında Oğuz Aral beni yetenekli bulmuştu. “Sen çok dergi kapattırırsın!” diyordu. Sonra 80 Darbesi olunca dergiyi kapattılar ve ortam baskıcı olmaya başlayınca ben de bıraktım. Sürekli İstanbul’da kalmam gerekiyordu, karikatür işini devam ettirmem için. Ordu’ya dönmek zorunda kaldım. Zaten memuriyet hayatım başladı sonrasında.

Karikatüre devam edemediğiniz için içinizde ukde kaldı mı?

Tabi, devam etmek isterdim. Ordu’ya dönünce, Oğuz Aral beni Ordu’da karikatürde iyi bir sanatçıya yönlendirdi. Biraz onunla devam ettim. Ama o zamanlar posta yoluyla karikatürleri gönderirken eğilip bükülüyordu, imkanlar zordu. Şimdi olsa e.mailler var. Zamanla karikatürden yazıya doğru yöneldim. Annem tarafı yazmaya yeteneklidir. Annem şiirler yazardı.

Yerel tarih alanına ilginize gelirsek nasıl başladı?

Eski eşyaları tamir etmeye, restorasyon işlerine ilgim vardır. Mimarlık ve dekoratörlük yapmak isterdim. Onlar olmadı ama tarihle ilgili çalışmalara başladım. Yerel tarih konusu günümüzde çok ilgi görüyor. İnsanlar geçmişine ulaşmak istiyor, nostalji yaşamaktan keyif alıyorlar. Paylaştığım resimler ve yazılar sayesinde “Biz bunu unutmuştuk. Hatırlattınız, çok teşekkürler…” diye güzel tepkiler alıyorum. Hem bu işi sevince hem de böyle güzel tepkiler alınca çalışmalarım daha da yoğunlaştı.

Sizin doğup büyüdüğünüz Ordu nasıldı?

1960 yıllarda, babam memur olduğu için Samsun’dan Ordu’ya geldik. O zamanki Ordu ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Çocukluğumdaki Ordu’da şehir merkezi; Taşbaşı, Zaferi Millî, Düz Mahalle gibi birkaç mahalleden oluşuyordu. Ordu’nun sınırı Bülbül Deresi’nde bitiyordu. Oradan sonra fındık bahçeleri ve tarlalar yer alırdı. Zaten 70’li yıllardan sonra şehir, Melet Irmağı yani doğuda olan Giresun tarafına doğru genişlemeye başladı.

1960 Ordu’dan bir görünüm

60’lı ve 70’li yıllardaki Ordu’da, çocukluğumuzu dolu dolu yaşadık. Samimi arkadaşlıklarımız vardı. Bir ekmeğimizi paylaşırdık. Sabah bir çıkardık, Rıhtımbaşı’nda denize girerdik. Orada midye çıkarırlardı. O midyeleri tenekelerde pişirir, ekmek ve domatesle yerdik. Kuran kursuna giderdik. Akşamları da yazlık sinemalar olurdu. Türkan Şoray, Belgin Doruk, Ayhan Işık’ın filmleri… Konserler olurdu: Barış Manço, Cem Karaca, Edip Akbayram, Beyaz Kelebekler… O zamanki en büyük eğlence sinemaydı. Televizyon kültürü 80’lerde başladı. Televizyonla birlikte, televizyon misafirliği başladı. Bir de hafta sonları, çok sevdiğimiz pide kültürümüz vardı. Annelerimiz, akşamdan kıymayı kavurur; sabah da babalarımız, fırına götürürdü. Yumurtalı, yağlı pideler mis gibi geldiğinde; biz çocuklar için düğün bayram olurdu. En keyifli olduğumuz zamanlardı…

Bayramlarımızı yine dolu dolu yaşardık. Kurban bayramını köyümüzde geçirirdik. Caminin yanında kavurma yapılır, dağıtılırdı. Helva dağıtılırdı. Büyükler sıralanır; çocuklar gelir, büyüklerin ellerini öperlerdi. Çocuklara şeker ve mendil hediye edilirdi. O zamanlar büyükler çok saygı görürlerdi. Akrabalar birbirlerine karşı hürmetlilerdi. İnsanlar arasında ziyaretler yaygındı. Akşamdan, bayram elbiselerimiz hazırlanır; sabah hepimiz tertemiz giyinirdik. Hep birlikte, ailenin yaşlı büyüklerinin ellerini öpmeye giderdik. Büyüklerimiz, biz çocukları görünce o kadar sevinirlerdi ki bizleri hediyeye boğarlardı. O lezzetli su börekleri, lokma tatlıları, sarmalar, keşkekler… İlla yememiz için büyüklerimiz ısrar ederdi.

1960 Ordu'dan bir görünüm

1960 Ordu’dan bir görünüm

Çocuklara çok sevgi gösterilirdi. Çocukluğumla ilgili hiç unutamadığım bir anım da babamın halasına yaptığım ziyaretti. Halamlar; eski, ahşap bir evde oturuyorlardı. İsli tahtalı, duvarları kâğıtlarla kaplanmış tek odalı bir evdi burası. Beni, Hacı Eniştem iki saat boyunca; at sırtında götürdü bu eve. “Allah’ım ben nereye geldim!” dedim içimden. Hacı Eniştem “Sana orada kaymak yedireceğim.” demişti götürürken. Hakikaten taze sağılmış sütten kaymak yedim, yer ocağında pişmiş sıcak ekmekle beraber… Rabia Halam, benim için elindeki en lezzetli yemekleri sofraya koydu. Daha sonra yine o ocakta demlenmiş çayı içtik. O kadar doğal bir ortamdı ki… Gece hep birlikte bir odada yattık. Küçücük, fakir bir evdi fakat gönülleri çok zengindi. O günü hiç unutmam, halamın gözündeki ışıltıları…

İşte o yıllarda, bu tür ziyaretler çok önemliydi. İnsanlara, bu güç veriyordu. Akrabalar arasında sıkıntısı olanlar varsa maddi-manevi sahip çıkılıyordu. Dayanışma vardı. Büyük aile şeklinde, bir arada kalınabiliyordu. Misafirler, sedirli geniş oturma odalarında ağırlanırdı. Gece rahat yatsınlar diye; püfür püfür yün yataklar, döşekler çıkarılırdı. Eskiden misafirlik yatılıydı. Çünkü eskiden çok yol ve araç olmadığı için insanlar geldi mi, bir gün muhakkak kalırdı.

Biz şehirde büyüdüğümüz için, yazın köye gittiğimizde köy çocuklarına uyum sağlamaya çalışıyorduk. Onlarla birlikte balık avlıyorduk, ağaca çıkıyorduk, yaramazlık yapıyorduk. Düşüyorduk, kalkıyorduk kendi kendimize. Köyümüzün önünden, Akçaova Deresi akardı. Yazın fındık toplanırken inekleri bahçeye sokmazlardı, fındığa zarar vermesinler diye. Biz çocuklar, bu inekleri derenin çayırında güderdik. Köyde yaşayan çocuklar bizden daha hareketliydi. Taşların altından balık yakalarlardı elleriyle. Gomit balığı denir, yavaş hareket eder. Onları hemen yakalar ve ateşte kızartırlardı.

Hiç unutmuyorum, amcamın oğlu ağaca bir tırmandı, ben de tırmanmak istedim. Tırmanırken omuzum çıktı. Babam beni Köprübaşı Mevki’nde, o zamanların meşhur kırık-çıkıkçısı Göbüdo’ya götürdü. Tabi çok acı çekiyorum ve korkuyorum. Göbüdo beni “Bir şey yok oğlum…” diye sakinleştirdi. Zaten ak sakallı, nur yüzlü bir insandı. “Bakayım şuna…” dedi, bir tuttu omzumu ve “çıt” diye oturtturdu. “Oh, dünya varmış!” dedim.

Geçen sene Göbüdo’nun oğlunu buldum ve hayatını yazdım. Göbüdo, Yemen gazisi… Ordu’da Müller adında bir Alman doktordan bu kırık-çıkıkçılığı öğreniyor ve Yemen Savaşı’nda sıhhiye olarak görev yapıyor. Artık bu işte ustalaşıyor. 7-8 sene sonra savaştan döndüğünde, annesi onu sırtındaki beninden tanıyor. Savaş, onu o kadar değiştirmiş ve hırpalamış ki…

Göbüdo denmesinin nedeni biraz kiloluymuş ve annesi “Benim Göbüdom!” diye severmiş ve adı öyle kalmış. Göbüdo hakkında ilginç bir hikâye var. Şu an 70 yaşlarındaki oğlu Nurettin Bey nakletti bana: Göbüdo ve oğulları, bir vakadan dönerken; Boztepe’den aşağıya doğru araçları devrilip kaza geçiriyorlar. Göbüdo’nun da çenesi, kaburgaları ve kolları kırılıyor. O zamanki sağlık şartları kısıtlı, 60’lı yıllardan bahsediyorum. Ordu Memleket Hastanesi’ne yatırıyorlar. Hastane yoğun ve dolu olduğu için zemin katta bir odada kalıyorlar. Ne gelen var ne giden… Tabi Göbüdo ağrılar içinde, oğullarına “Bunlar beni öldürecek oğlum, tedavi etmeyecek. Beni buradan kaçırın!” diyor. Onlar da sedyeye koyup kaçırıyorlar. Evine geldiğinde Ordu’daki bütün namlı kırıkçılar geliyor. Göbüdo, onları kovuyor “Siz benden usta mısınız!” diye. Sonra oğlundan gerekli malzemeleri isteyip, oğluna tarif ederek kendini tedavi ettiriyor. Yalnız çenesindeki kırık hariç… Çenesi içeri doğru duruyormuş ve muazzam bir acı çekiyormuş. Orayı hiç dokundurtmuyormuş. Göbüdo, bu acılarından dolayı ibadetlerini de rahat yapamıyormuş ve gözyaşı döküyormuş. Oğlu, bir gün eve dönerken kalabalığı görünce; babasının öldüğünü düşünmüş. Oğlu Nurettin Bey koşmuş, bir bakmış, babası titriyor ve hüngür hüngür ağlıyormuş. Göbüdo olayı oğluna anlatmaya başlamış. Ağlayıp ibadet ederken, beyaz sakallı bir zat gelip “Neden kalkıp namazını kılmıyorsun!” demiş. Göbüdo da halini anlatmış. Zat “ Dur, bakayım!” demiş, çenesini bir tutmuş ve düzeltmiş. Bu mucize ile Allah dostu Göbüdo iyileşmiş.

Şifa için dua edilen evliyalarımızla ilgili bir kitap hazırlıyorum. Malazgirt Zaferi’nden sonra Hacıemiroğulları (Danişmendlerin uzantısı) beyleri Ordu’nun Gölköy, Akkuş, Aybastı gibi iç bölgelerinde hakimiyet kuruyorlar. Buna Giresun’un iç kesimleri de dahildir. Sahile doğru seferler düzenliyorlar, İslamiyeti yaymak için. Sahil kesimleri ise Trabzon Rum İmparatorluğu’nun hakimiyetinde… Bu seferlerde şehit olan askerlerin mezarları zamanla halk tarafından kutsal sayılmış ve evliya olarak kabul edilmişlerdir. Aybastı ve Perşembe yaylalarında, bu evliya mezarlarından çoktur. Hala ziyaret edilirler. Halk burada dualar eder, yağmur duasına çıkar, şifa diler, çaput bağlar. Bu evliyaların tek tek isimlerini taradım. Evliya hikâyeleri yanında; Ordu’nun eski halk hekimlerini, ebe hikâyelerini, kırıkçılarını, çıkıkçılarını, eski tedavi metodlarını, bitkisel tedavilerini, şifa veren bitkilerini, sağlıkla ilgili gelenek ve göreneklerimizi bir kitapta topladım. Ben bir tarih sevdalısı olarak, Ordu’nun sağlık geçmişinde, neler olmuş bir araya getirmek istedim.

Araştırmalarınızı nasıl yapıyorsunuz?

İnternette; aradığınız, odaklandığınız konuyla ilgili görsel ve yazılı kaynaklar çok var. Bunu ayrı bir yere koyuyorum. Üniversitelerde tez yapan öğrenciler, ismimizi duyup bana başvuruyorlar. Özellikle sosyoloji, tarih, edebiyat bölümlerinde okuyanlar. Biraz da onların çalışmaları ve sorgulamaları, beni böyle çalışmalara yöneltti diyebilirim. Ben bu gençlere yardımcı olmaya çalışıyorum. Kimseye “yok” diyemiyoruz. Biraz da mizacımız yumuşak. Çoğu yerden araştırma yapan gençlere olumsuz yanıt geliyor. Bu beni çok üzüyor. Elimizde bir kaynak varsa gençlerle paylaşmalıyız. Elimdeki kaynakları, paylaşıyorum ve yönlendiriyorum. Üniversitelerde bir kenara atılmış tezlerden yararlanıyorum. Milli Kütüphane’ye, Ordu’daki Gazi Kütüphanesi’ne, Cumhuriyet Gazetesi’nin, Milliyet Gazetesi’nin, yerel gazetelerin arşivlerine üyeyim ve buralardan yararlanıyorum. Sahafları dolaşıyorum. Ordu ile ilgili eski, tarihi ne varsa arıyorum, buluyorum, satın alıyorum, evimde biriktiriyorum.

Milli Kütüphane’de Ordu’nun yerel gazetelerini, eski kültür bakanımız Sayın Ertuğrul Günay sayesinde arşivledik. Hepsi zamanında değeri bilinmemiş, yakılmış, çöpe atılmış. Osmanlı arşivlerinde çalışan Ordulu Adnan Yıldız Beyefendi var. Kendisi de tarih meraklısı, Osmanlıca biliyor ve Ordu ile ilgili kitaplar yayınlıyor. Onun kitaplarındaki kaynaklara bakıyorum. Ordu ve Giresun, 1920’lere kadar Trabzon’a bağlı kaza olduğu için Trabzon valiliğinin arşivleri var. Bu söylediğim arşivlerden ne arıyorsanız, kenarından köşesinden az çok bir şey buluyorsunuz. Az da olsa Osmanlıca ve Arapça bilirim. Kendi işime yetecek kadar. Bazı şeyleri okuyorum ama yine de teyit ettiriyorum. Çünkü bir harfi, bir harekeyi yanlış okumak; en ufak hata, anlamı değiştirebilir.

Şimdi Ordu’da yol ve köprülerle ilgili kitabım yayımlanacak. Bu kitabı hazırlarken karayollarıyla ilgili arşivlere gidiyordum. Karayollarıyla ilgili hazırlanmış teknik bültenler var. Bu bültenleri internet ve sahaflardan hep toplamaya çalıştım. Yeter ki bir satır bulayım. Görsel resimler buldum, yanında bilgiler buldum. Bunları toparladığımda yazmak o kadar zor oldu ki bir sekreterya lazım ama bunu yazma işi ancak kendi duygularınızla yazılabilir. Bunu başkası yapamaz. Bu arada, Karadeniz’in, Ordu’nun 1950’ye kadar yolu denizdi biliyor musunuz? Denizden başka yolu yoktu. 1950’den sonra Demokrat Parti ile birlikte bu sahilden geçen yollar yapıldıktan sonra karayolları kuruluyor.

Demek 1950’lere kadar karayolu yok, çok şaşırdım…

Bir örnek vereyim.1940’larda Ordu’dan Ankara’ya nasıl gidiliyordu biliyor musunuz? İlk önce İstanbul vapuruna binip, İstanbul’a gidiyordunuz sonra trenle Ankara’ya geçiyordunuz. Samsun’a gitmek için bağlantı yolu yoktu. TBMM’de 1930’lu yıllarda Ordu Valisi Nazif Bey’in çabalarıyla  yol ve köprü yapabilmek için özel idare bütçesi bünyesinde birkaç maddelik kanun çıkarıldı. Bu bütçeyle beş köprü yapılabildi, Fatsa’ya kadar ancak gidilebildi. Köprüler hem maliyetli hem de mühendislik isteyen yapılardır. Osmanlı zamanında, döneme uygun yapılıyor fakat son dönemlerinde yaşanan savaşlarla bu yol ve köprüler modernize edilemiyor. 1929 büyük ekonomik kriz ve sonrasında II. Dünya Savaşı’yla yol ve köprüler yapılamıyor. 1950’li yıllarda Amerika’nın Marshall yardımı diye bilinen yardımıyla- kapitalist ekonomisiyle diğer ülkelere böyle bir yardımda bulunuyor- Türkiye’ye  yollar ve rıhtımlar yapılıyor. Giresun, Ordu ve Samsun’da modern limanlar yapılıyor. Gemiler bu limanlarla kıyıya yanaşıyor. Daha önce tamamen kıyıya yanaşamıyorlar. Eskiden bütün taşınan mallar veya yolcular ahşap mavnalara bindirilip sonra açıkta bekleyen gemiye alınıyordu.

Yine eğitim ve sağlık konusunda yaşanan o kadar sıkıntılar, o kadar dramatik hikâyeler var ki bunları yazıp şimdiki neslin okumasını, bugünkü halimize şükretmelerini isterim. 1947’ye kadar Ordu’da lise yoktu, ortaokul vardı, Ünye ve Fatsa’da ortaokul da yoktu. Fakirin çocuğu ne kadar zeki olursa olsun, okuyamıyordu. Zengin olanlar çocuğunu; Samsun, Trabzon ve İstanbul’a yatılı liseye yollayabiliyordu. Onların çocukları doktor, avukat, mühendis oluyordu. Fakir olanın çocuğu, ne kadar zeki olursa olsun; fındık fabrikalarında hamal oluyorlardı.

1947’de Şemsettin Sirer  adında, o dönemin millî eğitim bakanı vapurla Ordu’ya ziyarete geliyor. Bunu duyan gençler kendiliğinden Ordu iskelesinde, lise istemek için toplanıp kalabalık oluşturuyorlar. Bakan hiç ummadığı kalabalığı görünce şaşırıyor. Karaya ayak basar basmaz, gençler “Lise isteriz!” diye bağırmaya başlıyorlar. Bu durum bakanı duygulandırıyor. Bir yandan ülkenin durumu yok. “Öyle lise açmak kolay mı?” diye de çıkışıyor. Para yok, öğretmen yok, bina yok! Savaşlardan, ekonomik krizlerden başını kaldıramamış ülke. Tezahüratlar durmuyor, Hükümet Caddesi’nden, Hükümet Konağı’na giderken Bakan’ı çok sıkıştırıyorlar. Heyette çok saygın gazeteciler de var. Bunlardan biri olan  Ali Rıza Gürsoy, Bakan’a soruyor “Efendim, Ordululara bir lise müjdesini vermeyecek misiniz?” Bakan da en sonunda “Hususi bir lise kurulmasına müsaade ederim. Ancak oranın da binasını, öğretmenini, giderlerini Ordulular karşılayacak.” diyor. Bunun üzerine Ordu’da aydınlar bir cemiyet kuruyor. Paralar toplanıyor. Başına müdür olarak Ordu sevdalısı, çok değerli Can Akbulut’u getiriyorlar ve diğer öğretmenleri topluyorlar. Fakir çocuklar da artık lisede okumaya başlıyor.

Yaptığım araştırmalarda ilginç bir olayla da karşılaştım. 1933’lerde Ordu’da tenis kortu var. O zamanlar da tenis oynayanlar hep yabancılar. İzmir, Ankara, İstanbul’da… Ordu’da bunu organize eden Ordu İş Bankası Müdürü Vehbi Bey, katırlarla Kızıllık denen Boztepe’nin eteklerine toprak çektiriyor. Oranın üzerine tenis kortu yaptırıyor. İş Bankası personeli, tenis oynuyor. Ordu’nun spor tarihi de çok köklüdür. Cumhuriyet öncesine dayanır. Atatürk’ün ziyaretinde onu karşılayan Gençler Yurdu, İdman Yurdu gibi spor klüpleri sadece sporsal değil kültürel faaliyetler de yapıyorlardı. Tiyatrolar, konserler düzenliyor; korolar oluşturuyorlardı.

Bu arada Rüsumat 4 Gemi olayı var. Rüsumat 4 diye mühimmat gemisi, Yunan muhriplerinden kaçarak Ordu’ya sığınıyor. Ordu’da batırılıyor. İçindeki mühimmatlar, Ordulu gençler tarafından taşınıyor; depoda saklanıyor. Sonra gemiyi yakıyorlar. Yunanlılar gittikten sonra gençler, gemideki yangını tekrar söndürüyorlar.

1917’de Rus işgali nedeniyle Trabzon’dan göç gelince, Ordu’da bir nüfus patlaması yaşanıyor. Ama bu gelenler sağlıklı bir nüfus değil. Salgın hastalıklar var. Bunu karşılayacak ne hastane ne doktor ne de ilaç var. Küçük bir hastane var ama yetmiyor. Bunun üzerine İdman Yurdu ve Gençler Yurdu’nun gençleri, tiyatro gibi sanatsal etkinlikler düzenleyip para topluyorlar. Paralar yeterli olmayınca, esnaftan ve ileri gelenlerden sokak sokak para toplayıp tamamlıyorlar. O hastaneye yatak, battaniye, ilaç alınıyor. Hastane büyütülüyor.

Bu arada Ordu’daki gençler faydalı işler yapmışlar…

Evet, Karadeniz uşakları apayrı. Herşeyi devletten beklememişler… Sağlık konusuna devam edecek olursak; 1940’larda ülkede bir kıtlık, yokluk var. Mısırla beslenen Karadeniz insanı, mısır bulamıyor. Bütün iaşe ve emtia, orduya gönderiliyor ve yiyecek maddeleri karaborsaya düşüyor. Bir de o dönemde verem hastalığı hortluyor. Verem hastalığı yokluk ve bakımsızlıktan oluyor. Sokaklarda öksüren ve balgam atanlar çoğalınca; belediye, hastalık bulaşmasın diye hastalara küçük teneke kutular veriyor. Tedavi için sanatoryum yok. Sadece Heybeliada’da var ama oraya da üç sene sonraya randevu veriliyor. Tabi bu hastalığa teşhis koyabilmek için röntgen cihazı lazım ama yok Ordu’da. Kampanyalar yapılıyor, paralar toplanıyor. Birkaç sene mücadeleden sonra Ordu Memleket Hastanesi’ne getiriliyor. Fakat röntgen cihazını çalıştıracak film bulamıyorlar. Film temin ediliyor, röntgeni çekecek mütehassıs bulamıyorlar. TBMM arşivlerinden, o dönemde Ordu milletvekillerinin sağlık ve eğitim konularındaki Ordu’da olan sorunları ve istekleri konu eden önergeleri inceledim. Bu önergeler tam bir sosyolojik inceleme konusudur. O zamanki mısır ve turşuyla beslenmeye çalışan insanların halini anlatıyor. Selim Sırcı Tarcan, Yusuf Ziya Ortaç gibi tanınmış isimler; 1950 öncesi Ordu milletvekilleri. Ordulu değiller ama Ordu’nun sorunlarını çok güzel dile getirmişler. Bu meclis konuşmalarından, kitap olur.

TBMM arşivlerinde zurna vergisi diye ilginç bir olayla da karşılaştım.. Onu anlatayım: 1952 yılında İsmet İnönü, muhalefet lideri olarak Ordu’yu ziyarete geliyor. Davul ve zurnacılar, İnönü’yü karşılamaya gidiyorlar fakat Fatsa’da maliye memurları bu zurnacıları durduruyor. Vergilerini ödemediği gerekçeleriyle çok yüksek cezalar kesiyorlar. Zurnadan gelir elde ettikleri ve bunun vergisini ödemedikleri için. Herkes şaşkın tabi. Bunu Ordu CHP Milletvekili Atıf Topaloğlu meclise taşıyor. Mecliste “zurna vergisi” diye tartışma oluyor.

Peki bu zurna vergisinin sonucu ne olmuş?

Resmî olarak zurna vergisi değil tabi. Atıf Bey, bunu hiciv olsun diye kullanıyor. “Sanatkârların gelir vergisi” vermesi gerekli diye, o zamanların Maliye Bakanı Hasan Polatkan zurna vergisini savunuyor. Atıf Bey de “Bu vergi, zurnacılar İsmet İnönü’ye çalınca mı aklınıza geldi!” diyor. Atıf Bey, ceza alan altı zurnacının ikisinin Demokrat Parti’ye üye olunca cezalarının kaldırıldığını tespit ediyor. Onu da anlatıyor mecliste ve iyice karışıyor ortalık. Böyle kayıtları yazmak hem keyifli hem gelecek nesillere karşı bir sorumluluk bizim için.

Örneğin yol mükellefiyet  vergisi, Osmanlı zamanından beri gelen vergi. Osmanlı zamanında iş makinası yok, yola ihtiyaç var. Kazma, kürek, manivela ve barutla yol açılıyor. Yolda çalışacakları, bir esasa bağlıyorlar. Yol mükellefiyet kanunu, cumhuriyetten sonra çıkarılan ilk kanunlardan. Ya sekiz lira vergi vereceksiniz ya da -kadın, çocuk, yaşlı, hastalar, altı çocuklular hariç- sekiz gün yol yapımında çalışacaksınız. Bu sekiz lira fındık fabrikatörü için de aynı, fakir fukara vatandaş için de… Sekiz lira köylü, fakir insanlar için büyük para. Onlar mecburen yolda çalışıyorlar. Onun başında bekleyen yol çavuşu, çalıştığına dair bir makbuz veriyormuş. Bazen bu makbuzlar yırtılıp insanlar tekrardan çağrılıyormuş. Çünkü çalışacak işçiye ihtiyaç oluyormuş. Böyle haksızlıklar da yapılıyormuş.

Sahildeki düz alanlar, bataklıklardan oluşuyormuş. Sıtma ve kötü kokular yayıyormuş. Bu yüzden, 1930’lara kadar yazın cezaevindeki mahkumuna kadar bütün Ordu, Çambaşı Yaylası’na taşınıyormuş. Bu bataklıkları kurutmak için yüksek kesimlerde yaşayan köylülere yol mükellefiyeti getirmişler. Atlarla toprak çektirmişler o köylülere ve bazıları sıtmaya yakalanmış. Çarşamba günleri yoğurdunu, sütünü, ürününü satan köylüler; sadece iki tane olan eczaneden, sıtmadan korunmak için kinin almaya koşarlarmış. Kinin ilacı da kişi başı sınırlı miktarda veriliyormuş.

Ordu’nun tarihini sizden dinlemek isteriz…

Samsun tarafına doğru, Kirazlimanı Mevki’nde, Kotyora denilen bir yarımada var. MÖ 400’lerde, Komutan Xenophon’un yazdığı Onbinlerin Dönüşü (Anabasis) adlı dünya klasiği olan kitabı, buradan bahseder. Bu kitapta, Perslere karşı bozguna uğrayan Helen ordusunun, ülkesine dönmeye çalışırken Karadeniz’de yaşadıkları anlatılır. Trabzon, Giresun, Ordu tarafına karadan gelen askerler; ülkeleri olan Efes’e dönmeye çalışıyorlar. Savaştan yenilgiyle ayrılmış on bin asker, Trabzon’da denizi görünce Latince “Thalatta! Thalatta!” yani “deniz” diye bağırıyorlar. Denizi görünce kendi ülkelerine geldiklerini zannediyorlar. Ordu Kotyora’ya geldiklerinde, bir aya yakın konaklıyorlar. Xenophon bu ordunun komutanı ve yaşadıkları hakkında günlük tutmuş. Bu kitap Ordu’nun hala yaşayan kültürel değerlerini, MÖ 400’lerde anlatıyor: Fındık, deli bal ve serentiler… Yassı, ceviz gibi diye tarif ettiği fındıktan, askerlerinin yediğinden bahsediyor. Deli baldan da askerleri çok yiyor ve zehirleniyorlar. Xenophon askerlerinin öldüğünü düşünüyor. Neyse ki askerler sonra kendilerine geliyorlar. Buradaki insanların ahşaptan kaleler yaptıklarını yazıyor. Sadece ahşap ayaklardan oluşan alt katına, yaralı askerlerini tedavi etmek için zor bela yatırdıkları yapılar; bizim şimdiki serenti evlerimiz. Bu anlatılanlar, Ordu’nun eski değerleri ve bizim isteğimiz, yeni müzecilik anlayışıyla bunların anlatılması. Ordu’yu tanıtan Kotyora’daki alanın restore edilip şehir müzesi olması…

Ordu'da bir serenti

Ordu’da bir serenti

Ordu tarihi derken, Roma’ya karşı savaşan VI.Mithradates hikâyeleri var. Bugün Kurul Kalesi dediğimiz yerde kazı çalışmaları sürüyor. Orası yapılan kazılarla kayalıklara döndü. Ordu’nun Ulubey ilçesine doğru, iç tarafta kalan Kurul Kalesi’ne çıktığınızda; bütün Ordu ayaklarınızın altındadır. Mithradates’in yaptığı, Ordu’da 80’e yakın kale Ünye’den başlıyor, Fatsa, Gölköy ve bu Kurul Kalesi’ne kadar devam ediyor. Bu kalelerin ortak özellikleriyse barınakları, sığınakları, yiyecek depolarının ulaşılmaz tepenin üstünde olması. Romalılara karşı verdikleri mücadelede, vur kaç taktiği yapıp bu kalelere çekiliyorlar. Kalelerin içinde, derelere inen basamaklı tüneller de var.  Kazılar devam ettikçe okları, tapınakları olmak üzere birçok antik eser ortaya çıkıyor.

1900’lü yıllarda Yaraşlı Köyü’nde bir mağarada yedi adet, Etilere veya İskitlere tarihlenen tunç baltalar bulundu. Burada antik yıllarda seri olarak savaş baltaları üreten bir usta yaşadığı tahmin ediliyor. Ordu’nun güneyinde Çambaşı’nda madenlerden elde ettikleri tunç baltaları, sahile götürüp kolonilere satarak silah ticareti yapıyorlar. Macar arkeologlar, Atatürk’e yaptıkları sunumda; bu baltaları, Ordu’nun hazineleri olarak tanıtıyorlar. Ama bunların hepsi yurt dışına kaçırılıyor. Bu baltalar, en son Norveç Stockholm’da bir müzede “Ordu Hazineleri” diye sergileniyor. Sanat okulunun yanında bir ev temeli kazınırken 1967 yılında bir define bulunuyor, eski sikkelerden oluşan. Bu define Kral Mithradates zamanında kalma sikkeler. Devlet onlara el koyana kadar yağma edildi .O defineden kalanlar şu anda Sinop’da sergileniyor. Bütün bunlar toparlanıp Ordu’da sergilense, arkeolojik bir müze olsa, hikâyeleriyle birlikte hem turizm hem tarihi açıdan faydalı olur.

Ordu’da bizim tarihimize gelirsek Hacıemiroğulları Beyliği, ilk Mesudiye ilçesinde Kaleköy’de başkentlerini kuruyorlar. Hala kalıntıları, türbeleri duruyor. Fakat restore edilmediği için defineciler tahrip ediyorlar. Yavaş yavaş sahile ilerledikçe başkentini Eskipazar’a taşıyorlar. Eskipazar’da da hala aynı şekilde kalıntıları, camileri, hamamları, mezarları duruyor. Buraların korunması için hiçbir şey yapılmadığı gibi buraya bir botanik park yapıldı. Aynı yerin yanına fidanlık yapılıyor. Halbuki altında Hacıemiroğulları’na ait mezarlar var. Yanında bulunan Civil Irmağı’nda, sal bağlanan iskele varmış büyük ihtimal. Cami restore edildi fakat kapısı Ankara Etnografya Müzesi’nde sergileniyor. Yine müzemiz olsa bu kapıyı da buraya getirebiliriz. Bir an önce bu tarihi değerlerin bir araya toplanması lazım.

1885 yılında çok büyük bir yangın çıkıyor. Rum kökenli Pavli, kadayıf dökerken fırını tutuşuyor. Binalar, ahşap olduğu için bütün şehre yayılıyor. Sonradan binalar, iki katlı taş olarak yapılıyor. Ermeni ve Rum mimarisinde evler genelde taştır. Bizimkisinde ise bağdadi sıva ve ahşaptır. Şimdi bu konular üzerine de çalışıyoruz. İnanın yaşam kültürümüzde kaybettiğimiz değerleri araştırıp buldukça insan hüzünleniyor.

Ordu’da 1917’ye kadar 20-30 bin civarında Ermeni halk, 30-40 bin Rum halkı yaşıyor. Bir o kadar yerli müslüman halk var. Ama bizim insanımız köylerde yaşıyor. Tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor. 1917’de tehcirle Ermeniler gidince sanat ve meslek alanında büyük bir boşluk doğuyor. Kuyumcu, bakırcı, nalbant, fırıncı olarak yaşamını sürdüren bu insanlardan, müslüman olan halk alışveriş yapıyordu. I. Dünya savaşında, Osmanlılar yenilince; daha öncesinde bir arada yaşayan kaynaşmış halklar bu süreçte ayrışıyor ve herkes safını belirliyor. Gayrimüslimler kendi çetelerini, gruplarını kuruyorlar. Tiyatro gibi sanatsal faaliyetlerle propaganda yapıyorlar. Biz müslümanların ne ekonomik gücü var ne sanatı ne zanaatı… İstiklâl Harbi’nde sonra gayrimüslimlerle yapılan mübadeleden sonra Ordu’ya gelen mübadiller; gayrimüslimlerin yaptığı nalbantlık, semercilik, kalaycılık gibi zanaatları öğrenmekte zorlanıyorlar. Çünkü daha çok kırsalda yaşıyorlarmış. Gayrimüslimler ise şehirde yaşadıkları için bu mesleklerde ustalarmış. Hatta bu mübadele sırasında 400-500 gayrimüslim, müslüman oluyor gitmemek için. Agop olan Yakup’a dönüşüyor.

1917’den önce Çarlık Rusyası Trabzon’a kadar dayanınca, Trabzon boşaltılıyor ve Samsun’a doğru göç ediyor. Bu göç sırasında salgın hastalıklardan insanlar perişan oluyor ve ölüyor. Trabzon Valisi Kara Cezmi, çuvallara ve sandıklara koydurduğu evraklarıyla motora binip Ordu’ya geliyor, Zaferi Millî Mahallesi’nde bir sene boyunca ikâmet ediyor. Tabi Trabzon işgal altında ve orada yaşayan gayrimüslimler gelen Rus askerlerine yardım ediyorlar. Giresun Harşıt Çayı’na kadar dayanıyor Ruslar. Bu esnada Allah’ın hikmeti Rus devrimi oluyor. Bütün Rus askerleri geri çekiliyor. Durumu iyi olan aileler  kayıklara binip kurtuluyor. O Harşıt Çayı’ndan geçemeyen binlerce insan boğuluyor. Köprü yok o zamanlar…

Genelde yayla zamanı Harşıt Çayı’nda, yine Ordu’daki Melet Çayı’nda sular en yüksek seviyeye ulaşıyor ve karşıdan karşıya geçmeye çalışırken çok insan ve hayvan sulara kapılıyor. Bazen insanlar, dere kenarlarında çadır kurup günlerce kabaran suların inmesini bekliyorlar. Köprü yapılması zor ve pahalı. Çoğu köprüsüz yerlerde sallarla geçiliyor. Karşıdan karşıya halat çekip, ahşaptan sallarla para karşılığı insanları geçiren ‘kelekçiler’ var. Halkın desteğiyle yapılan ahşap köprülerin ayaklarını da bu kelekçiler kesiyor ki halk, onların sallarına binsin diye. Kelekçilik o kadar yaygın oluyor ki valilik, herkes kendi kafasına göre fiyat koymasın diye fiyat listesini bile belirliyor.

Melet Irmağı’nın Sivas yolu üzerinde Çatalkaya Mevki’nde 1957’e kadar köprüler, ahşap şeklinde yapılıyor. Fakat sel olunca yıkılıp gidiyor. Pıtanak lakaplı bir ağanın yaptırdığı en son köprü; eğri, yıkık, sırat gibi dar bir köprüydü. Eski jipi olan bir vatandaş geçmeden önce vasiyetini yazmış “Eğer bu köprüden geçemezsem, bu jipin hurdasını buraya, yeni köprü yapımına yardım için kullanın!” diye. O belgeye ulaştım.Neyseki karşıya geçebilmiş. Artık köklü çözüm bulmak istiyor halk. Devletin yapma gücü yok. O zamanın valisi bir dernek kurulması için talimat veriyor. “Çatalkaya’ya Köprü Yaptırma Cemiyeti” kuruluyor. Ordu’nun önde gelen zengin insanları, derneğe üye yapılıyor. Güreş müsabakaları düzenleniyor. Güreşlere ödül konuluyor. Davul, zurna eşliğinde; baklavalar, börekler ikram ediliyor. Gelenlerden şapkalarla para isteniyor. Özellikle ağalardan, beylerden… Para toplanıyor ama proje olması lazım. Ereğli’den demir alınıyor fakat birkaç sene demir öyle bekliyor. Çünkü köprüyü yapacak beyin yok. Sadullah Karadeniz diye bir mühendis bu demirlerle bu köprünün olamayacağını söylüyor, o demirler kaldırılıyor. Betonarme bir köprü yapılıyor. Şimdi o yapılan köprü, viyadüğün yanında küçücük kalmış. İşte bu köprünün hikâyesini bilmek lazım. Nereden nereye gelinmiş… Bilinmesi için biz bunları yazıyoruz.

Ordu’ya elektrik, 1930’larda elektrik motorlarıyla geliyor ve 1970’lere kadar bu sürüyor. 1970’lerde Harşıt Barajı kurulunca elektrik tam anlamıyla geliyor. O zamana kadar elektrik, akşamları birkaç saat veriliyor. Motorda arıza varsa birkaç gün hiç verilmiyor. Zaten gazlı lambalar, mumlar, lüks ışıkları kullanılıyor. Elektrik olursa keyifleniyor insanlar ama elektrik olmazsa olmaz değil o dönemlerde. 1975’te televizyonlar hayatımıza yerleşti. O zamanlar elektrik tam anlamıyla kaliteli verilemediği için elektriğin voltajı düşüyordu ve televizyonların yanında voltaj regülatörleri vardı. El kötekleriyle çamaşır yıkanan zamanları yazdım, görselleriyle. Şimdi “Bunun ne gereği var? Neden bunu araştırıyorsunuz?” diyebilirsiniz. Elektriksiz yaşam tarzımızı, çekilen sıkıntıları anlatmak için…

Ordu’ya gelmek isteyenlere Ordu hakkında neler söylersiniz?

Doğal yaşam alanlarımızı, yaylalarımızı öneririm. Gelen insanlar zaten yorgun geliyor. Kentlerin, betonların yorgunluğu oluyor üzerilerinde. Doğallık arıyorlar haliyle. O yüzden doğal ve tarihi yaşam alanlarımızı mümkün olduğunca korumalıyız, bozmamalıyız. Gelenler pancar çorbamızdan tatmak istiyor; yayladaki hartamalı, ahşap evimizde kalmak istiyor. Trabzon Uzungöl’deki gibi her tarafı beton yığını yaparsak olmaz. Kimliğimizi kaybetmiş oluruz. Gelen konuklarımıza; Boztepemizi, Kotyoramızı, Yason Kilisemizi, denizimizi, taş konaklarımızı, yaylalarımızı sunabilmemiz lazım. Bunlar bizim değerlerimiz, mozağimiz. Ermenilerle, Rumlarla, kendi kültürümüzle yaşadıklarımız harmanlanmış ve bir Ordu kimliği ortaya çıkmış.

Zaten çok zengin tarihi eserlere sahip değiliz. Zamanında olanlar da yıkılmış. Bunlardan biri Osman Paşa Şadırvanı (1890); 1939’daki vali tarafından, sütunları çok uzun olduğu için yıktırılmış. Taşbaşı’nda, Rum Kilisesi’nin yanında Rum okulu vardı. Harika bir binaydı. Yine aynı vali yıktırmış. Kirazlimanı Mevki’nde, Ordu’nun ilk tarihi mescidi olan balıkçıların kurduğu Abdullah Efendi Mescidi’nin (1750) üstüne gökdelen, yanındaki tarihi mezarlığa konferans salonu yapıldı. Üstüne, 1960’larda mezbaa ve okul, sonrasında otel ve şimdi en son gökdelen yapılarak Abdullah Efendi Mescidi ve mezarlık tarumar oldu gitti… Burası 18. asır yapısıydı; o yüzyıla ait motifler, işlemeler vardı. Yapının sütunlu, işlemeli kapıları, süslemeleri ve mezar taşları vardı. O binalar yıkılıp, taşlarını kamyonlara yükleyip mıcır yaptılar. Kent kimliğimiz yok oldu.

Ordu Osman Paşa Şadırvanı

Biz de Menekşe Sokağı var örneğin. Eski, ahşap, bağdadi evler, taş konaklar, sarı konaklar… O sokak bir tarih, bir nostalji… Sit alanı ilan edildi en sonunda. Şimdiye kadar sahipsiz olan konaklar zarar görmüştü. Şimdi restore edilmeye başlandı. Ordu’ya gelenler; eski evleri, şadırvanları, çeşmeleri soruyor. Çoğu kalmamış. Biz, sivil toplum örgütleri olarak bunları dillendiriyoruz. Tarihi eserlerin yıkılmaması için elimizden geleni yapıyoruz.

Çambaşı Yaylası’nda müze yapılmak istendi. Şu an gerçekleşemedi. Eski kelekleri, eski bakraçları, eski güğümleri, eskiden kullanılan eşyaları barındıran küçük bir kır müzesi yapılması çok zor değil. İsveç’te, Norveç’te böyle yapılıyor. Şimdi fındık müzesi yapmaya çalışıyoruz. İstanbul’da Koç Müzesi’nde zeytinyağı müzesi var, Bafra’da tütün müzesi var. Neden fındık müzesi olmasın? Fındık geçmişte nasıl kırılıp fabrikasyon yapılıyordu, bunu göstermeliyiz. Şimdi en son teknolojiyle makinelerde kırılıyor. Fakat ilk kırma tekniği, kadınlarımızın tokmakla kırmalarıdır. Tokmaktan, el değirmenlerine sonrasında kayışlı motorlara geçilmiş. Kavrulmuş mis gibi fındık kokusu eşliğinde neden fındık müzesini gezmeyelim?

İskelelere eski mavnalar getirilebilir. Ünlü reislerimizle ilgili onların eşyaları sergilenebilir. Dünyaca ünlü klarnet ustamız Ahmet Öztürk vardı. Onun yaptığı klarnetler dünyanın en ünlü orkestralarında çalınıyordu. İki sene önce vefat etti, unutuldu. Oysa ki bu ustanın yaptığı eserler ve atölyesi bir müzede yaşatılabilir. Eski eşyaları kimse saklamıyor. Unutulup gidiyor. Karadeniz’e özgü peştemalin, her yöreye göre renkleri; düğünde, cenazede farklı bağlanış biçimleri vardır. Peştemal kültürü hatırlatılabilir. Yine Gölköy- Mesudiye arasında yaşayan Alevî vatandaşlarımızın kendine has kültürleri var. El işleri, kilimler, dasdarlar yapıyorlar. Ama bunlar kaybolmak üzere… Bunlar sergilenebilir. Kent müzesi olan illere imreniyorum. Mesela Samsun’da, 2010 senesinde yapıldı, Avrupa’dan ödül aldı.

Ordu’da kent müzesi olmasını çok istiyorsunuz. Biz de bu haklı isteğinizi tekrardan duyuralım.

Toplumun hafızası buharlaşıp gidiyor. Kentin hafızasını kayıt altına almak için kitaplar yazılabilir, sinema çekilebilir, müzeler açılabilir. Bu gibi faaliyetleri harekete geçirmeli yöneticiler tarafından. Ben Sayın Ertuğrul Günay ile de görüşüyorum. Ordulu sanatçılarımızın eşyalarından bir müze açmak istiyoruz. İşte geçmişimizi yaşatmak böyle olur.

Bunlar nasıl yapılabilir? Hem eski yaşantıyı koruyacaksınız hem de modern hayata devam edeceksiniz?

Sınırları iyi belirlemeliyiz. Kent müzesi bir çözümdür. TBMM, belediye meclisi veya valilik meclislerinde, kültürü gözetmelerini isterim. Kültür insanlarına da dinlemeleri lazım. Kent konseylerinde bu yapılıyor. Herkesten fikir alınır, istişare yapılır. Bu çok önemli. Mecliste; aynı meslek grubundan mühendis, avukat, doktor olduğu gibi kültür insanları da olmalı. Kültür insanları, bu gibi yerlerde olursa bir şekilde dedikleri dikkate alınır. Ben Belediye Başkanımızı her gördüğüm yerde “Aman, Kotyoramıza sahip çıkalım, Başkanım…Kent müzemizi kuralım, Başkanım…” diye hatırlatıyorum. Kentsel dönüşüm sürecinde, kentimizin geçmişiyle bağının kopmaması amacım. Geçmişten geleceğe bir köprü olmak… Bunu yapabiliyor muyum acaba?


Bir yorum yaparak siz de katkıda bulunun