Edebi mahfil dedikoduları III

Mustafa Everdi’nin “Edebi mahfil dedikoduları” serisini yayınlamaya devam ediyoruz…

Tek nokta perspektifi. Kameramana para vermemek için sahnenin tam ortasına bir sehpa üzerine kamera koyup çekiyorsunuz filmleri. Her yönden aynı uzaklıkta tek noktadan baktığınızda filmlerde bir derinlik oluşur. Simetrik diye küçümseyen olsa da aynı ölçülülük sahneye derin perspektif kazandırır. Stanley Kubrick’in filmlerinde kullandığı ve sahnede muazzam bir derinlik yaratan çekim tekniği olarak gündeme gelir.

Yazma Hikâyelerini okurken, hep aynı noktadan hareketlenen ortak filmimizden sahneler akıyor akıyordu önümde. Hayatımın ve geleceğin bilimkurgu versiyonu sanki. Kitap bende müthiş bir derinlik oluşturdu. Zaman hep aynı noktadan akıp duruyor ama resimler, isimler değişiyor sürekli. 100 yazar gözünü ödünç vermiş; ben göz olmuşum okuyor, okuyorum. Tarihime ait bir film gibi, içinde ben de varmışım gibi.
Şimdi hakkında yazarken, biten filmi bir odada kurgulayan yönetmenim sanki. Okur olmak ne büyük bir güç ve otorite. Sürekli altını çizmiyordum satırların, neredeyse her birine bir edebiyat ödülü vermekle meşguldü zihnim. O güzel insanların içinde bulundukları şartlarda yazarak iz bırakabilmeleri mucize. Üstelik şahit oluyorum her birine, okuduğum kitapları hatırımda yeniden canlanıyor. Anlatıcılar, karakterler, kahramanlar, yazarlar hep birlikte gala gecesindeyiz.

II

“Emma Bovary denen kız hiç yaşamadı: Madame Bovary kitabı ise sonsuza dek yaşayacak. Kitaplar kızlardan çok daha uzun ömürlüdür.” diyor Nabokov.
Kaldırımlara, sahaflara, tanesi bir liralık sergilere, evi temizlemek için eskicilere mandal bile almadan verenlerle ayağa düşse de kitap, başımızın tacı ve inanıyorum insandan uzun yaşayacak.
Bu “Hikmet”in çevresinde Yazma Hikâyeleri 664 sayfa ile bir ödev gibi elimin altında. Ödev, kimseden gelmedi, tanrısal da değil ama elim boş, gönlüm hoş, diğer yazdıklarımı kim okur boş vermişliği ile okuyup yazıyorum işte. Kitaptaki diğer 100 kişi gibi. Onlar mutmain, ben umutluyum. Gönül huzuru ile iftiharla şu yazım-kitabım şöyle bir serüvenle yazıldı-yayınlandı diyemediğim için genel bir değinme olabilecek bu paylaşım.
Kitaplarım var(dı) artık ucube çocuklar gibi utanıyorum onlardan. İçeriğinden dolayı değil üslubumdan ve tarafgirliğimden. Ben artık yükseliyorum; kitaplarım aşağılarda bir yerlerde kaldı. Bu nedenle takdim ettiğim her iki kitaptaki Okuma-Yazma Hikâyelerindeki- yazılarım semantik bakışla yazıldı. Yazarın mahremiyetine dair anlatacak bir öyküm bile yok. Dedikodusunu yapıyorum ancak. Gerçi bu da bir sağaltma yolu. Kendimi iyi hissediyorum. Kitapta yazısı bulunan yazarlara hastayım, şifa bulurum diye muska gibi gezdirdim yanımda günlerce. Ben yine Duran Boz’a teşekkür ediyorum, benden yazı istedi. Eğer olmasaydım artık bu kitaplarla ilgili nasıl bir tezvirat yapacaktım, kestiremiyorum bile.

III

Bendeki dedikodu merakını Melanie Klein’in deyimiyle “hasete karşı bir savunma olarak değersizleştirme ve her düzeyde nankörlüğe başvurma” olarak görenlere bir itirazım olamaz. Düşünsel özgürlüğe sahip bağımsız yazarlar gibi serbest şekilde tartışamayınca içimdeki soruları, kuşkuları, umutları, sorunları, ancak dedikodusunu yaparak salıyorum ortalığa ve feysi zemin bularak yazabiliyorum.
Yazma Hikâyeleri, hevesle, güvenle, kişiliği güçlendiren duyguyla yazdıklarını anlatan yazar(lık) hikâyeleri. Gerçekten gıpta ile haset arasında, kıskanmakla imrenmek arasında çelişkilerle okuyorum. Herkeslerde var belki bu duygu, kimse söz konusu etmediğine göre ortalık sütliman. Bir bende deniz çok dalgalı nedense. Hasetin gizli yara şeklinde içimizi kemirmesi, derinlerde sürüp gitmesi doğal bir yazar rekabeti belki de. Batılı yazarların anılarında bunları okuyabiliyoruz. Bizde ne mümkün.

IV

Ben de bu sürecin içindeyim elbette. Aynı sorunlarla yüz yüzeyim. Bendeki Melamiliğin “(benliği değersizleştirmenin); önemli bir figürle rekabet söz konusu olduğunda ortaya çıkan, kendi yeteneklerini değersizleştirmekle hem haseti yadsımış hem de haset duymalarından ötürü kendilerini cezalandırmış olmanın sonucu” diyen Klein’e katılan olursa haksız da diyemem. Bir kitapta toplanınca 100 yazar ister istemez kıyaslıyorsun her birini birbiri ile. İnsan sayısı kadar üslup ve bakış penceresi olduğunu aklından çıkarmadan.

Kendimle de kıyaslıyorum tabii. Özendiklerim var, ben bundan iyiyim dediklerim de.
Yani kendimi cezalandırıyorum. Yazarak. Belki öldürmeye çalışıyorum. Michel Foucault’nun dediği gibi. İnsanlara yaptıklarımın kefareti olarak gereğini yapıyorum kendime. Kötüler benim gibi yüceltme mekanizmasına başvursalar psikiyatrlar işsiz kalırdı herhalde. Kötüler de ıslah olurdu.

V

“Kitabın büyülü ezgilerinden yazmaya yönelik nasıl bir sevecenlik, bir merhamet derliyor, yazarından nefret ederken kitap karşısında nasıl da büyülenmiş gibi oluyoruz. Bizim için bilimsel önemi ve edebi değerinden çok daha anlamlı olan ise kitabın aklı başında okuyucular üzerinde yaratması gereken ahlaki etkidir. Çünkü bu oldukça anlamlı kişisel olayın gerisinde genel bir ders yatmaktadır.” Diye mazbut mütedeyyin bir görev ifa edeyim. Ve gençlere bir tavsiyede bulunayım:
Yazar olmak için çok okumalı, binlerce sayfa yazma denemeleri yapmalısınız
Bu konuda şöyle bir öneri var (sayılar birim olarak anıldı):
1000 kitap oku
100 kitabı anla
10 kitap yaz
1 birini yayınla.
Kalem satırlarda dolanırken yazar, ruhunun kanıyla yazmaktadır. Tosunlardan ve katilin adını kanıyla yazan maktullerden farklı olarak.
Onun için olayı sorgulayan bir savcı gibi değil, yeniden yazmak için oturun kitabın başına. Okurken yazardan daha güzelini yazmak için. Hatta hayatınızın değişik dönemlerinde her okuduğunuzda değişik bir tat alacak, ilkinde bunları niye görmedim diye şaşıracaksınız.
Yazma Hikâyeleri böyle bir kitap. Yüzlerce yazar hakkında edineceğiniz psiko-analitik, sosyolojik hatta ontolojik yargılar da cabası.

Yazan: Mustafa Everdi / Facebook sayfasından alınmıştır

Next Article >

Leave A Response