EDEBİ MAHFİL DEDİKODULARI II

EDEBİ MAHFİL DEDİKODULARI II

Önümde bir kitap var, Okuma Hikayeleri. Duran Boz’un editörlüğünde hazırlanmış. İz Yayınlarından. 624 sayfa, tuğla gibi bir kitap. Bir(kaç) neslin kültürel gelişim-değişim macerası.

Bu kitapta temas edilen sorunların başında; Acaba Taşları yemeyi yasak etmeseydi bir üstat, yiyebileceğimiz taşların tadı kim bilir nasıldı? Dengesiz beslenmemizde bunun etkisi var mı? Yumurta yerken, hangi ucundan kıralım diye düşündüğüm bütün o yıllar, bana sabrı öğreten ve bugün ulaştığım konumu bahşeden bir imtihan mıydı? Gibi sorular da var.

I

Ben dâhil 83 yazar okuma serüvenini anlatıyor. Daha önceki Mekân Hikâyelerinde kadın yazarlar yok ve kadınların gözünden edebi mekânlar anlatılmamış diye eleştiri gelmişti. Okuma Hikâyelerinde bu dikkate alınmış, kadın yazarlar da okuma macerası ile yer bulmuşlar kitapta. Böylece her iki cinsin gözünden okumanın önem ve anlamı göz önüne seriliyor.

Bu kitaptan anladığımız, gerçekten her biri cevher olan insanlar, kültürel hayatımızda aktör haline gelmişler. Aralarında beş yaşında okuma yazma öğrenen dâhiler var, bebekliği neredeyse Edgar Alan Poe ile iç içe geçenler, ilkokulda Eflatun-Aristo ile sohbet edenler, pikniklerde “çatışkısı açığa çıkanlar” “çok hoş imgesel doku içinde açımlanan savruluşlara” kapılanlar…

Satır aralarını okuyunca doğum tarihi itibarıyla yoksul bir Türkiye’nin kıt-kanaat ailelerine mensuplar aslında. Sobalı evlerde, gazocağı altında sohbetlerle büyüyen yazarlar, çoğunluğu. Bugün geldikleri noktaya, ulaştıkları anlayışa, dünyaya bakışlarındaki zihniyete bakınca çağı aşan sıçrayış yaptıkları kesin. Bu insanlarla sadece jenerikte bile bir araya gelmenin benim için ne büyük onur olduğunu kabul ediyorum. Daha bir artıyor hayranlığım yazarlara. Okumanın olumlu sonuçlarına ulaşanlara.

Herkes bireysel menkıbesini anlatırken, insani zaaflar ortada yok nedense. Yunus Develi olmasa namazı aile zoruyla kılan, orucu yiyip akşam iftara ihlasla oturan sadece ben miyim diye kıvranacaktım. Mustafa Öztürk yazmasa hata ve kusur sadece ben de herhalde, diyecektim. Yıldız Ramazanoğlu ima etmese Marqius De Sade”yi okuyan bir tek benim herhalde, bu okumanın “sapık” sonuçları yazılarımda ortaya çıkıyor işte, diye suçluluk duymaya devam edecektim. Kendilerine müteşekkirim.

II

Okumak; varoluş, mükemmele ulaşmak, ülkeyi, dünyayı kurtaracak bir görüşe ulaşmak, ana tema bu kitapta. Evreni anlamlandıran bir eylem okuma, anlayabildiğim. Vukufiyetle hayatlarından örneklerle ispatlanıyor bu gerçek. Ne kadar derin bu insanlar, hayatı ve kendilerini ne kadar ciddiye alabiliyorlar diye imreniyorsunuz. Okumadığınıza hayıflanıyor, kitap düşmanlarına insafı elden bırakıyorsunuz.

Aramıza karışan Ahmet Büke’nin, okumanın şenlikli bir yanı var diye mizaha kapı açan, hınzırlıklar içeren yazısı ortamı yumuşatıyor biraz. Bir yazar Merkez Efendi bulsam okur muydum diyor. Gökhan Özcan okumak, kat kat yeni elbiseler giymek değil, üstündekileri tek tek çıkarmak içindir diye Yunusvari bir yorumla renk katıyor: Ethem Baran okumak, metni yeniden yazmaktır diyerek okuyucuya en büyük rolü veren bir hoşgörü gösteriyor. Hatta okuyucu bizden zekidir bile diyor. Yoksa mizah, dalga geçmek, hayatın şenlikli yanını göstermek, anlamın inkârı sayılacak; dünyanın oyun-eğlence yanını ihmal eden bir ciddiyet karabasan gibi okuyucuyu ezecek, bu yazarlar da olmasa. Benim bu yazım da gayriciddilik, sululuk görülecek belki.

Yoksa yazılara bakılırsa okumak, yaşamın anlamı, tarih yazmak, talihe-ihsana kavuşmak, hatta “sınıf atlamak”tır. Benim yaptığım gibi “bina okur, döner döner gene okur” olmak matah bir yaklaşım değil. Kitapları haklı çıkmak, galebe çalmak, düşüncemize yol açmak için, kavgada kurşun cümleler bulmak için de okuduğumuzu söylemek tarihimize eleştiri getirmek, ihanet gibi de görülebilir. Arada sırada pişmanlık duymadıkları bir tarihe sahip olabilmek ne büyük ihsan, lütuf? Tamamlanmış kâmil insana ulaşabilmek. Benim kör-topal-kekeme oluşum anında iyot gibi ortada böylece. Bu yönüyle önemli bir icmal sunuyor kitap.

III

Kitapta yazıları bulunan yazarlar –kabaca- ikiye ayrılabilir:
1. Okur-yazar, evlerinde kitaplar bulunan, mürekkebe bulaşmış bir ailede doğanlar.
2. Okumaz-yazmaz ebeveynlerin ilk okuyan, evlerine kendileri ile kitap giren çocukları.
Birinci gruptakiler bugün etkili/görünür haldeler. Ya bir gazetede köşe yazarı, televizyonlarda program yapan/konuşanlar arasında, dergilerde yönetmenler ve/veya üstat konumundalar. STK Kamu Kurum-Kuruluşlarında etkin görevlerdeler. Şöhrete ulaşmışlar, -en azından- tanınır olmayı başarmışlar. Büyük bir okuyucu kitlesi de var diyebiliriz. Kültürel hayatımızı olduğu kadar sosyal-siyasi hayatımızı da belirleyen etkilere sahipler. Okuma yazma bilen soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş Herodot’tan bu yana değişmeyen bir gerçek Türkiye’de de gün yüzüne çıkıyor.

İkinci grup görünür olmaktan uzak, daha düşük profilden kültür hayatımızda yer alabilenler ancak. Kendime bakarak söylüyorum bunu. Yoksa kendi çapında gerçekten başarılı yazarlar da var aralarında. Güray Süngü Akif Hasan Kaya gibi şiirsel bir okuma hikâyesi anlatanlar da.

Böylece İslamcıların Darwin’den sonra Arthur Schopenhauer’u da yanlışladıkları görülüyor. Schopenhauer anne-babaların kurban olduğunu, çocukların türün devamını sağlamak için en başarılı kadın-erkek kombinasyonu gerçekleştirdiğini yazıyordu. Bu kitapta gözlemleyebildiğimiz; hafızanın, kültürün, okuma-yazmanın genlerle sonraki nesle intikal ettiği. Böyle ailelerden doğanların daha rafine kişililiğe-ilmi siyasete sahip oldukları, kültürel-sosyal-bürokratik başarıya ulaşabildikleri. Ebeveynin aslında çocukların kaderini belirlediği anlaşılmakla Schopenhauer’un tezi çöküyor.

İlk nesil olmak hayatta zor ve sıkıntılı bir süreci getiriyormuş demek ki. Edindikleri mevkiiler de tatmin edecek bir konum değil, kültürel ‘taşıyıcı’ olarak anlam kazanan sınırlı sorumlu bir yer. Çünkü hem anne hem baba okumaz-yazmaz. Babası okuma yazma bilenler ortada bir yerde bulunuyorlar kültürel hayatımızda. Bu sosyolojik gözlem, sosyologlar, psikolog-psikiyatrlar ve tabii ki edebiyat tarihçileri tarafından incelenince daha ilginç sonuçlar çıkabilir ortaya.

IV.

Kitaptan anlaşılan bu neslin okuma serüveni dört bölüme ayrılıyor.

a. Hz. Ali Cenkleri, Battal Gazi destanları. Ve Kemalettin Tuğcu kitapları ile geçen çocukluk dönemi.
b. Batılı yazar ve eserleri okudukları dönem (Rus-Avrupa- Amerikan-Latin Amerika dahil)
c. Doğu klasikleri ile temas ettikleri ve Necip Fazıl- Sezai Karakoç-Nuri Pakdil-Rasim Özdenören ekolü ile irtibatlı dönemleri.
d. Seyyid Kutup- Mevdudi-Ali Şeriatı… gibi ideolojik İslamcı yazarlarla haşır-neşir oldukları dönem.

a. Cenk ve destanlar çocuk muhayyilesinde her yandan üç-beş kelle kesen Battal Gazi destanı, Zülfikarla kafirleri perişan eden halk muhayyilesi, kaleler fetheden menkıbelerin hamaseti besleyen etkisi (İmam-Hatip-İlahiyatçılar ile diğer okullar kıyaslaması da ilginç. İlahiyatçılar neden daha başarılı? Onu da bir başka sefer irdelerim.)

b.Batılı yazar ve eserleri okumak bir kalite-nitelik kazandırdığı gibi mukayeseli bir edebiyatı içselleştirmeyi ve oradan edindikleri birikimle Türkiye ve doğu edebiyatını yükseltmeyi getirmesi. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar okunan batılı yazarlar-eserler, listeler halinde sürüp gidiyor çünkü.

Batıdan beslenen, batılı kaynaklarla güçlenen bir neslin batıya daha nesnel bakması beklenir ama c ve d grubunda bulunan öncülerin etkisiyle batıyı eleştirmek-reddetmek hatta şeytanlaştırmak varlık nedenlerine dönüşmüş. Hem besleniyor, edebiyatını-kültürel hayatını batıdan yükseltiyorsun; sonra bütünüyle batı karşıtı ‘yerli’ olmak istiyorsun. Bu çelişki ve karşıtlığın güçlü gerekçeleri ortaya konmuş değil. O zaman batıyla rekabeti, yarışmayı değil içe kapanarak yok saymayı seçiyorsun ki anlamlı bir duruş olduğu tartışmalıdır. Batının edebiyatını, romanını, düşüncesini alırım ama kendisini şeytan görürüm, demenin bir yolu bu. Şeytan taşlamak da ibadetimizin bir parçası.

Büyülü gerçekçilik neden Latin Amerika’dan yükseldi? Batıdan farkını ortaya koyan, ancak batıyla rekabeti göze alan bir senteze ulaşabildiğinden belki de.

Benim bu tespitimi tekzip edecek sağlam delilleri var bu yazarların. Batının patolojik tavırları da haklı kılabilir onları. Edward Said’ten başlatarak üstelik. Ancak bu konunun üzerini hep örtüyoruz, tartışmaktan kaçıyoruz. Cemil Meriç gibi cesur da değiliz. O bile Olimpos Dağı/Hira dağı söylemine teslim olmuştu sonunda. Yoksa Habermas’ın “değişen ufuk çizgisi” dediği “yeni muhafazakârların” iktisadi ve sosyolojik modernleşmenin kapitalist modeline bağlı kalma isteği” ile mi sınırlı, batıya yapılan bunca atıf?

V

Üstat ve dergiler çevresinde oluşan kültürel hayat, gönül bağı oluşturuyor aramızda ve edebiyatta bile hiyerarşik bir ilişki inşa ediyor. Her bir yazıda üstatlara salavat getirmek müritliğin zorunlu ritüeli. Üç-beş kitabı yayınlandığı halde hakkında ciddi bir değerlendirme olmayınca her yazar el yordamı-sınama-deneme ile yürümeye çalışıyor. Bağımsız bir yazar yok, hiçbir yere yaslanmayan. Hiç birimiz rüştünü ispatlamış sayılmıyor, üstat olamayınca. Canlı, tartışmalı, hareketli bir kültürel ortam oluşmuyor bu nedenle. Hiçbir alanda eleştiri, tartışma, polemik görül(e)mediği gibi ilaç için bile dokundurma yok. Arızi olarak yapanlar üstatlara başkaldıran asi hükmünde, hatta yaptığı edepsizlik sayılır.
Bu iklim sadece kültürel hayatı belirlemez hâlbuki. Genel bir atmosfer olarak, sosyal-ekonomik-siyasi hayatı da etkisi altına alıyor.

VI

12 Eylül sonrasında bile liderler televizyonda bir masa etrafında buluşur, tartışır, ülkeyi nasıl yöneteceklerini anlatırdı. Rekabet ortamına katılmak, mukayese edilmeyi göze almak, özgüvendir. Kendinden düşüncesinden plan-projesinden emin olmaktır. Akparti iktidara geleli bunu göremiyoruz. Hatta başbakan-bakan televizyonda muhalif bir gazeteci bile almıyor karşısına. Gezilere akredite olanlar katılabiliyor ancak. Bunu zamanında genelkurmay yapınca fırtınalar koparmış, aslanlar gibi eleştirmiştik.

Hamaset siyasetin, televizyon dizilerinin, hatta kitaplarımızın tek gıdası. Rusya’yı çökertmek, Almanya’yı dize getirmek, ABD’nin çöküşünü başlatmaktan bahsederken Süleymanşah Türbesini, Lübnan’da Sünni Haririyi bile koruyamayan reel siyasetle yüz yüzeyiz. Gücümüz bu kadar çünkü. Doları gören lira gibi halimiz.
Derin ve anlamlı bir cümle kurmak istediğimiz zaman batılı referanslara başvurduğumuz gibi. Edebiyat, şiir kültür felsefe konuştuğumuz zaman batılı üstatları anmak zorunda kaldığımız gibi.

Bu kitapla ayan-beyan anlaşılıyor ki siyasete yansıyan sadece sonuçmuş. Okuma hikâyelerini görünce, meselenin çok daha derinde gizli ve buzdağı gibi saklı olduğu aşikâr. Sorunun kültürel nedenlerine inemiyoruz bir türlü. Okuma listesi sunulması kadar berrak, tutarlı değil her şey. Kültürel beslenmemizden kaynaklandığı söylenebilir belki sorunun. Batılı gibi düşünüp doğulu gibi yaşamanın sendromu. Eklektik bir zihniyet inşa ediyor bütün bunlar. Çünkü kültürel hayatımız patolojik bir ortam. Okuma Hikâyeleri bunu bütün çıplaklığı ile ortaya seriyor.

VII

Reel hayatın –siyasette-kültürde- burnumuzu sürtmesini konuşamıyoruz. Kültürel hayatın -bırakın batı kadar- soldaki kadar neden canlı-güçlü olmadığını. Bütün Türkiye’ye seslenebilen bir yolu niye keşfetmekten kaçındığımızı.
Söylemimiz siyaseten haklı çıkmaya ayarlı bir bakıştan kurtulamıyor.

Kendimi malulen emekliye ayıramıyorum, bu sorunu çözmeden. Çünkü gençler “he he yau, anlat heyecanlı oluyor” diye matrak geçmeseler bizimle. “Üstat kitabınızı imzalarken fotoğraf çekebilir miyiz” diye sadece konu mankeni kılmasalar.  Sonunda dayanamayıp;
Tabii güzellerim, diyorum, çekelim güzelleşelim. İnstagramda yerimizi alalım. Yoksa yer bulamayız maazallah, oturacak bir koltuk da.

Yazan: Mustafa Everdi / Facebook sayfasından alınmıştır

Leave A Response