“Max Weber’in Karşılaştırmalı-Tarihsel Sosyolojisi” yakında raflarda

Max Weber uzmanlarının çalışmalarından oluşacak bir tür kanon olarak planladığımız “Weber’i Yeniden Okumak” dizisinin ÜÇÜNCÜ kitabı, Stephen Kalberg’in meşhur “Max Weber’in Karşılaştırmalı-Tarihsel Sosyolojisi” adlı çalışması yakında raflara çıkacak. ( Vefa Saygın Öğütle’nin facebook sayfasından alınmıştır)

Aşağıda dizinin editörleri olarak kaleme aldığımız editör takdimini aktarıyorum, iyi okumalar:

Max Weber’in sosyolojik düşüncesini birleştiren ve bütünleştiren merkezî bir temanın bulunduğu, Weber araştırmacılarının hemfikir oldukları bir husus gibi görünüyor. Fakat bu merkezî temanın ne olduğu hususunda rivayetler muhtelif. Bazı sosyal bilimci ve sosyologlara göre Weber’in çalışmalarındaki merkezî tema hukuk sosyolojisi iken, diğer bazısı için tahakküm sosyolojisi oldu. Yine aynı şekilde, bazı sosyologlar Weber’i evrensel bir genel sosyal eylem teorisinin kurucusu olarak takdim ederken diğer bazıları onun farklı toplumlardaki belirli tarihsel kurum ve yapıları anlamaya istekli bir tarihsel sosyolog olduğunu savundu. Sosyal bilimler felsefesinin epistemolojik düzleminde tartışılagelen mevzu, 19. yüzyılın sonlarında başlayıp 20. yüzyıla da sarkan Methodenstreit’ta Weber’in aldığı özgün ve gerilimli pozisyon ve yanı sıra genel metodolojik tutumu idi. Onun yapısalcı olduğunu iddia edenler dahi oldu. 1980’lerle, yani liberal iktisattaki amaçlı-rasyonalite modelinin beklenmedik bir zindelik göstermesiyle birlikte, merkezî tema üzerindeki vurgu iktisat sosyolojisine doğru kaydı, hatta bu dönemde ilk kez Weber’in metodolojik bireyciliği keşfedildi. Fakat yine aynı dönemde, Weber’i Nietzsche ve Marx üzerinden şeyleşme temasına bağlayan çalışmalar da eksik olmadı. Weber literatürü enine boyuna kazıldı, artık sosyal bilim literatüründe genel kabul görmüş Weber araştırmacıları vardı.

Uluslararası literatürdeki bu çeşitlenmeye karşılık, Weber Türkiye’de merkezî tema bakımından kültür sosyoloğu olarak, epistemolojik bakımdan ise bir kültür bilimcisi olarak kabul gördü. İstisnalar bir yana konursa, bu alımlanma biçiminin hiç kuşkusuz ülkenin sosyal bilimler alanına ilişkin sebepleri var. Türkçe literatürde 1960’lardan sonra görünürlük kazanmaya başlayan Weber fikriyatı, o dönemde sosyal bilimlerde ve bilhassa sosyolojide belli bir ağırlık kazanıyor görünen, kır ve göç, kentleşme ve gecekondulaşma temalarına ve nicel araştırmaya odaklı yapısal-işlevselci ve klasik Marksist ajandaya karşı, Türkiye modernleşmesi, merkez-çevre ilişkisi ve politik seçkinler temalarına ve nitel araştırmaya odaklı bir çerçeveye temel kılındı. Çok büyük ölçüde kültüralist bir nitelik taşıyan bu okuma biçimi, 1990’larla birlikte, Weber’i tin ve kültür bilimleri geleneğinin devamcısı olarak okuyan bir sosyal felsefe biçiminde epistemolojik karşılığını buldu.

Peki, Kıta Avrupasındaki kısıtlı bazı ortodoks akademi çevreleri dışında epey uzun zamandır kabul görmeyen bu okuma biçimi nasıl oldu da Türkiye’de bu denli yaygınlık kazandı? Müellifleri özgün bir yorumda bulundukları vehmiyle ömür tüketmişlerse de, bu sorunun cevabını, genel olarak Türkiye akademisinin heteronom karakterinde, özel olarak da Türkiye sosyal bilimler alanının sözcüğün dar anlamıyla politize karakterinde aramak gerek. Böylesi bir atmosfer içerisinde, Weber bir yandan, bizzat kendisinin Ekonomi ve Toplum’daki şiddetli itirazlarına rağmen (ki Türkiye’de katiyen okunmadı), kültürel entitelerin, tözlerin imalatında, kültür savaşına cephane olarak işe koşuldu. A la Turca modernleşme projesiyle hesaplaşmaktı asıl olan. Diğer yandan ise, söz konusu modernleşme projesini (bütünüyle yahut eleştirerek) sahiplenen çevrelerde “Webercilik”, aynen muarızlarının formüle ettikleri şekliyle kabul edilip sakınılması yahut ifşa edilmesi gereken bir kusur olarak görüldü. Batı’da 1970’lerin sonu ve 1980’lerde başlayan Marx-Weber diyaloğunun Türkiye’de hiç gelişmemiş olması ve kültüralist olmayan bir tarihsel sosyoloji yapma biçimiyle daha yeni yeni tanışıyor olmamız, bu hususta başlı başına semptomatik. Epistemolojik düzlemde tartışmaların pozitivizm-hermeneutik ikiliğine ve bu ikiliğin de söz konusu dar politik çerçeveye sıkışması zaten bu yüzden kaçınılmazdı. Böylelikle Türkiye sosyal bilimler alanı, yapısal anlamdaki kurumsal ve bilişsel özerklik yoksunluğuna ek olarak, araştırma ve teori ufuklarını ayrıca kendi elleriyle de daraltmış oldu.

Max Weber’i Yeniden Okumak dizisinin, bu kasvetli ve bir ölçüde yapısal sorunları çözmesi beklenemez elbette. Mevzubahis olan tüm konumları kapsamak gibisinden bir dertten ziyade, mezkur dizinin, Weber’le kuracağımız teorik ve empirik ilişki açısından yapabileceği bazı şeyleri öne çıkarabileceğini düşünüyoruz. Belki de en çok sosyolojinin kurucu babalarının derinlikli üretimlerinden bu yana, bizim toplumsal hayatı kavrayışımızı sosyolojik zaviyeden hareketle geliştirmeye çalışan öbür figürlere Weber’in sunduğu alternatiflere odaklanacağız. İlaveten, onun “makro-tarihsel” sosyoloji alanı açısından ortaya koyduğu çoklu ilgileri serimleyen bir profil sergileyeceğiz. Muradımız, Weber’i sosyolojik kanona dâhil eden öğelerin (rasyonaliteden bürokrasiye) farklı patikalardan irdeleneceği, yaşamı boyunca titizlikle ördüğü metodolojik terkibinin anlatılacağı, başyapıtı Ekonomi ve Toplum’da geliştirdiği toplum kuramının ne türden bir kavramsal aygıt tesis ettiğinin ele alınacağı ve Weberci bir sosyolojik paradigmanın asli parametrelerinin sunulacağı bu incelemeler dizisinin, Türkiye sosyal bilimler alanında çorak bırakılmış/tahrif edilmiş Weber suretini sağlıklı bir görünüme kavuşturmasıdır.

Vefa Saygın Öğütle’nin facebook sayfasından alınmıştır

Leave A Response