Okumaktan murat ne? / Leyla İpekçi

Leyla İpekçi

Piyasa alimlerinin vasat medyatik polemiklerine mahkum bırakılan bir maneviyat iklimimiz var halihazırda. Neden düzeysiz tartışmalar insanların gönlünü açmaya yetmiyor diye düşünenimiz olursa: İlmi aktaranların göreceli terimleriyle tefekkür etmeye mahkum olmadığımızı fark ederiz.

İlim açıldıkça alimler gizleniyor elbet. Bugün olan da bu. Ama bu durum, gerçek erlerin / hak erenlerin sayısının azaldığı anlamına gelmiyor. Tenhalar dopdolu. Her devirde olduğu gibi bugün de böyle.

Ama: Gizli hazineyi açmak için talip olanların saf bir niyetle meşakkat çekmesi gerekiyor. Çünkü gerçek bir mânâ eri, kişiyi kendi gerçeğiyle buluşturmakla kalmaz, onu külli mânâya da dahil eder.

***

Kendine dönmeyen deliye döner. Böyle yazıyordu sosyete berberinin camında. Kocaman harflerle! Önünden geçerken durduk. Sıradan bir andı. Meğer gönlüm bu cümleyi tam aksinden okumuş: Kendine dönen deliye döner!

Ne de olsa kolay değil kendine dönmek. Aslına kavuşmak, kendinde ve eşyada hakkı bulmak. Buna talip olup yola çıkanlar ise hakikati ispat edene dek deliye bağlar. Mecnuna döner. Denilir ki hayret ve hayranlıktan geçerek hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne devam etmeli deliye dönen kişi. İçinden deli, dışından akil olmalı vesaire.

Sonra acizane bir sıçrama daha yaptım: Deliye hep döner! Ki en lezzetli dönerlerden birini yol üstünde adı Huzur Döner olan bir mekanda yemişliğim vardır. Huzura döne döne nereye dönersen dön huzurda isen, Huzur dönerin etleri gibi kesilip dilimlenmene de gerek kalmaz.

Kendine dönmek, kendinde olmadığımızın kabulü aslında. E peki neredeyiz? Hep benliğimizde. Yani nefsin sınırlı terimlerinde. İkiliklerde, çoklukta. Nefsimizin sığ basamaklarındayız.

Kişisel gelişim kitaplarının teşhir edildiği raflar ne kadar revaçta oysa. Yayınevimin kitap dükkanını taşıyorduk geçen hafta. Elimden onlarca kitap geçti. Nemli bezle silerken karıştırdım sayfalarını. Tozunu alırken, keder çöktü yüreğime.

Nasıl da ölüydü bu gelişim denilerek dağarcığımıza yüklenen bilgi terkipleri. Canlanması için tavırlara yansımalı, vücudunda tatbik edilmeli, toplumsal hayatta yaşatılmalı, en belalı olaylar karşısında ispatlanmalı idi. İnsanda gerçekleşmeyen her bilgi, onun kendine dönmesini uzatıyor değil miydi?

***

Evet bunca matbu sayfa! Yayınevim yeni mekana yerleşirken bir yandan kitapları raflara yerleştiriyordum, bir yandan avuç içlerimdeki yankısını işitmeye çalışıyordum. Bizi hoplatmıyor, başka biri yapmıyor, kendi içindeki bambaşka ben’lere yollamıyorsa, keyfe keder oyalayıp boyalamaktan ibaret ise… Perdeliyor, perdeliyordu bunca kitap.

Kişisel gelişimin kitap okuyarak değil, insan okuyarak gerçekleştiğini bilenler için, insanın sayfalarını çevirmenin hazzına varmak zor olmasa gerek. Kimileri canlı kitaptır çünkü bu alemde.

Eğer okumaya talip olursan, çevirirsin sayfalarını. ‘Canlı kitap’ olan, kendi dahil, her okuyuşta yeni bir bilgi öğrenir. Bilgiyi kendinden üreten için her okuduğu, yeni bir mânâ verir gerçeğe.

Etrafıma baktım. Kiminin elinde süpürge, kiminin toz bezi, yer bezi. Gönül temizliyorduk sayfa sayfa, cila çekiyorduk kapaklarımıza. İnsanevi diyordum bu kitap dükkanına. An itibarıyla burada çalışanlar cv’lerini vererek başvuru yapmış değildi. Hepsi gönül cv’lerini sunmuştu. Sohbet ile dirilerek, kitabı içinden yaşayanların sayfalarını çevirmeye başlamış bir avuç dolusu aşk emektarı.

Talip kulaktan döllenir derler. Hiçbir menfaatin, kimliğin, pazarlığın ölçüt / belirleyici olmadığı bir mânâ birlikteliği içinde insan olmaya, insanı insanda bilmeye çalışanların bir araya gelmesi, kitabı canlandırıyor, hayata dahil ediyordu.

***

Raflardan Cüneyd-i Bağdadi’nin Mektupları’nı indirdim. Erenlerin zamanı ve mekanı olmaz düsturundan hareketle bugünün nasibine dair bir tefeül yaptım. (Hazırlayan: Süleyman Ateş / Yeni Ufuklar Neşriyat) Açtığım o ilk sayfada aynı mevzu açıldı önümde: “İlmin tam hakkını vermezsen ilmin faydası ve nuru senden gizlenir ve sadece şekli ve dışı meydana çıkar.”

Ah dedim. Yunus Emre’nin meşhur sözlerine daha derin anlamlar vermek gerektiğini idrak etmiştim: “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir /  Sen kendin bilmezsin / Ya nice okumaktır / Okumaktan murat ne / Kişi Hakkı bilmektir / Eğer Hak bilmez isen / Abes yere gelmektir.”

İşte bu şekildendir ki, bilen susuyor, bilmeyen konuşuyor ulu orta. Argümanlar eşliğinde bilgi aktarımı yapıp duruyor her iddia sahibi. İşine bakanlar da var bu alemde demiştim ‘Erler Demine’ şiirlerinin ve pek çok neşrin sahibi Nusret Tura’dan bahsettiğim (vefatı 1979) önceki yazımda.

İşte onlardan biri daha çarptı raflarda beni. Mahmut Dipşar hocam ve raflara yeni yerleştirilmiş kitabı: ‘Melamet Uyanmaktır!’ (H yayınları, 2017) Dipşar hoca, “bu kitapta anlatılanlar; mürşidan sohbetlerinden not tutabildiklerimle, gönlümden gelen seslerin birleşmesinden meydana geldi” diyor. Kendisine manevi tohumu eken ve yeşerten üstadını anarak, bizi de şahit tutuyor. Çünkü yıllarca değerli mürşidanı dinlemenin nasıl bir ikram olduğunu biliyor.

Dipşar hoca, müşteriler için değil talipler için yazdı. Bu sebeple isteyene hediye ediliyor kitabı. Raflardan yüreklere… “Yaşamdaki ilk şey, kim olduğunu, nerede olduğunu bilmektir” diyor. “Gerçek ebedidir ve O’nu bularak ebediyetin bir parçası olursun.”

Bunu okuyan, önceki yazılarımdan aşina olduğunuz 10 yaşındaki Nezahat’imiz “ebediyetin içinde olunca sen de kendini bir kitap, bir şiir gibi hissedersin yani kısacası edebiyatın bir parçası olursun” diyebiliyor!

Kitap okuyanın kitapla dokunması bu değilse ne! Canlanan kelimelerle, birbirine bağlanıyor yürekler. İnsandan insana, sağ olandan sağ olana yapışmalı ol vesileye!

Kaynak Site: YeniŞafak

Leave A Response