“Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır.”

Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz…” (Kadir Işık)

Dostoyevski okuyorsanız, onun kahramanlarından birisiniz ya da okuduğunuz kendi hikayenizdir. Yeraltından Notlar 1864 yılında yayımlandı. Roman, “Yeraltı” ve “Sulusepken Kar Vesilesiyle” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde kırk yaşın olgunluğuyla yaşama farklı bakan bir anti kahramanın iç konuşmasını duyarız. Kendiyle ve yaşadığı hayatla çatışma halinde olan kahramanımız yaşama dair her şeyi acımasızca kendi üzerinden sorgular. “Ben hasta bir insanım…” diye başlar konuşmaya. İçinin hınçla dolu olması, öfkeye kapılması ve zaman zaman karşısındakini aşağılayan konuşması bize hastalığının basit bir karaciğer rahatsızlığı olmadığının ipuçlarını en başta verir. İtiraflarıyla insanın mahremine dokunur, okuru kendi derinliğine çeker. Hakkında, “Çağımızın gelişmiş bir insanı için ne kadar gerekiyorsa o kadar hastalıklı bir şekilde gelişmiştim. Diğerleri hep odundu ve sürüdeki koyunlar gibi birbirlerine benziyorlardı” derken kendini sürüden daha üstün ya da daha aşağı görmüyor, ama farklı olduğunu biliyor.

İkinci bölümde yirmi dört yaşın anılarıyla yeryüzüne çıkar. Kendini davet ettirdiği bir akşam yemeğinde arkadaşlarıyla hesaplaşması etraflıca anlatılır. Kıvrak zekâsıyla arkadaşlarının davranış ve konuşmaları arasındaki çelişkileri dile getirir, onların kötü yanlarına dokunur, bu yüzden sevilmez, hor görülür ama bundan da garip bir zevk duyar. Yemekte tansiyon yükselir, iç konuşma karışır araya, bazen tekdüze ilerler sohbet, teslim olur zayıf düştüğünde, kendini suçlar. Kendiyle kavgası şiddetli öfke nöbetlerine neden olur, adeta kolu kanadı kırılır, pişman olur konuştuğuna. Yemekten sonra arkadaşlarının peşini bırakmaz ve onların ardı sıra randevuevine gider, orada Liza ile tanışır. Hızlı düşünceleri diline vurur, anlatımındaki ritim Liza’nın kafasını karıştırır. Liza ve arkadaşları üzerinden iyi ile kötünün sorgusu okura bırakılır. Sartre’ın Saygılı Yosma adlı tiyatro oyununda, linçten kurtulmak için bir hayat kadınının evine sığınan bir zenciyle hayat kadını arasında geçenler anlatılır. Saygılı Yosma’nın adı Lizzie’dir, bu bir tesadüf mü, gönderme mi, yoksa Dostoyevski’nin Yeraltı İnsanıyla bir hayat kadının yeniden yorumu mu, bilemiyorum, ama Sartre, Dostoyevski’den etkilenen yazarlar arasındadır. Oyun sahnelendiğinde birçok eleştiriye maruz kalan Sartre oyun için, Başyapıtım, der.

Yeraltı İnsanı, içinde her an her ortamda patlamaya hazır bir öfke taşımakta ve durmaksızın çalışan zihni bu öfkeyi her daim canlı tutmaktadır. Bazen sadece susarak bastırıyor öfkesini. İnsan içine çıkmak istediği zamanlarda aynı bakanlıkta çalıştığı şube şefinin kabul gününe gidiyor ve bütün akşam aynı adamları ve benzer konuşmaları dinleyerek insanlarla bir arada olma ihtiyacını gideriyor. Hiç konuşmadan, dört saat boyunca konuşulanları dinledikten sonra terk ettiği ortamda sürekli konuşan zihni yoruyor, sırtına ağır bir yük olarak biniyor bu yorgunluk ve tekrar yeraltına çekiliyor. İçinden taşan her konuşmayı okurun yüzüne yeraltından, baylar, diye başlar anlatmaya: “Yaşamaya susamışsınız ve yaşamsal soruları mantıksal kargaşayla çözüyorsunuz. Laubali ve cüretkâr kabalıklar yapıyorsunuz, ama aynı zamanda da korkuyorsunuz! Saçma şeyler söylüyor ve bundan hoşnut oluyorsunuz; küstahlık edip hemen ürküyorsunuz bunlar yüzünden ve özür diliyorsunuz. Hiçbir şeyden korkmamayı öğütlüyorsunuz, ama aynı zamanda bizim görüşlerimize yaltaklanıyorsunuz. Diş gıcırdatmayı öğütlüyorsunuz, ama aynı anda bizi güldürmek için soytarılıklar yapıyorsunuz. Esprilerinizin esprili olmadığını biliyorsunuz, ama siz, besbelli hoşnutsunuz onların edebi değerlerinden. Siz belki de gerçekten acı çekmişsiniz, ama acınıza asla saygı duymuyorsunuz. Elinizde doğru var, ama bilgelik yok; en aşağılık şöhret düşkünlüğünden dolayı doğruyu gösterişe, rezalete, piyasaya çeviriyorsunuz… Gerçekten bir şeyler söylemek istiyorsunuz, ama korkudan asıl sözünüzü saklıyorsunuz, çünkü sizde onu söyleyecek kararlılık yok, sadece ürkek terbiyesizlikler var. Bilinci övdünüz, ama bütün vaktiniz kararsızlıklarla geçiyor, çünkü bir aklınız olmasına ve çalışmasına rağmen kalbiniz ahlaksızlıkla kararmış, fakat temiz bir kalbiniz olmazsa, tam, düzgün bir aklınız da olmaz. Üstelik ne kadar çok sırnaşıyor, davetler çıkarıyorsunuz, ne kadar çok eğilip bükülüyorsunuz! Yalan, yalan ve yine yalan!”

 

Kendine yarattığı korunaklı dünyasında var olmaya çalışır Yeraltı İnsanı. Yaşadığı evde, sıkıştırıldığı sokaklarda, dışlandığı toplumda yaraları kanadıkça kanar ve anlaşılması zor naralar atar, onu ancak yeraltında yaşayanlar duyar, anlar. Sahip olamadığı, sahip olamayacağını düşündüğü, kendisini hiç bir şeye layık görmeyen, kendini kendi gözünde olabildiğince küçülten bir anti kahramandır. Toplumda fazlalık. Düşünceleriyle çağının ilerisinde, içinde bulunduğu çevrenin uzağında yaşar ve ölçülü davranmayı korkaklığa yorar, haksız da sayılmaz. Her ne kadar zaman zaman bilgili ve modern olduğunu dile getirse de, bu yanıyla yetinmez, fırsat buldukça kendini sözle dövmekten geri durmaz. “Köşesinde manen çürümüş, çevreden, canlı hayattan kopmuş, yeraltımda kendi yarattığım kine boğulmuş olarak, yaşamaya nasıl yan çizdiğimi uzun uzadıya anlatmanın hoşa gidecek nesi var?” diye sorar. Yaşadığı hayatı parçalara bölerek zihninde yarattığı karakterlerle yel değirmenlerine karşı savaşan bir Donkişot’tur, topluma karşı, toplumun kokuşmuş değer yargılarına karşı ölümüne, durmadan savaşır.

Yeraltı İnsanı, “Ne ben kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana,” derken farklılığını olumlu ya da olumsuz olarak dile getirmekten ziyade içinde bulunduğu durumun vahametinden yakınır.

Kişinin kendiyle kavgası toplumla çatıştığı an başlar. Neden ben de herkes gibi olamıyorum, diye yakındığında her şey tersine işlemeye başlamıştır ve dönüşü olmayan bir yola girilmiştir çoktan.

Nietzsche, “Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır” der. Kitap, insanın bastırdığı duygularının sesi olur. Freud’a bilinç altının kapılarını açan, insanın karanlık yanından seslenen Yeraltı İnsanı’nın gün yüzüne çıkan notlarıdır yazılan. İnsanın bilinçaltıdır ve oraya yapılan her yolculuk farkındalığı geliştirir. Belki de bu yüzden Yeraltı İnsanı bulunduğu çağı aşan düşüncelere sahip ve içinde bulunduğu topluma uyumsuzdur.

Bireyselleşen toplumlarda hızla çoğalan yeraltı insanları sanatla yer yüzüne çıkar. Hep bir arayış içinde olan bu insanlar, mecbur bırakıldıkları yaşamı kabul etmez. İğreti durur davranışları ve karşıcı bir tavır geliştirirler. Geleneklerle bağlarını çoktan koparmışlardır. Bu, onları herkesten farklı kılan nedenlerdendir. “Bize insan olmak, yani etiyle kemiğiyle insan olmak bile yük geliyor; bundan utanıyoruz, ayıp sayıyoruz. ‘Güzel insan’ diyebileceğim garip yaratıklar olmaya hevesleniyoruz. Bizler ölü doğmuş kişileriz, zaten çoktandır canlı olmayan babaların soyundan ürüyoruz ve bu durumu gittikçe daha çok beğeniyoruz, bundan zevk almaya başlıyoruz. Neredeyse bir kolayını bulup bizleri doğrudan doğruya düşüncelerin doğurmasını sağlayacağız.”

Dostoyevski bir mektubunda kitapta kullandığı yazma tekniğinden söz eder: “Müzikteki geçişleri bilirsin. Bu da tıpkı öyle olacak. Birinci bölümdeki gevezelikler, ikinci bölümde yerini bir felakete bırakacak.” Liza’nın eve geldiği akşam Yeraltı İnsanı’nın hizmetçisi Apollon’a duyduğu öfkenin patlaması, okuru bir kaos ortamına çeker ve sözünü ettiği müziğin ritmi yükselir.

Dostoyevski’nin, üzerine en çok konuşulan, en çok yazılan, psikolojik, sosyolojik ve felsefi olarak incelenen kitabı Yeraltından Notlar, anlamlandıramadığımız yaşamlarımızı bir düzene sokmaya çalışırken oluşan kaosta yolumuzu bulmamızı sağlar. Yabancı’nın kahramanı Meursault’nun işlediği cinayeti, kişinin topluma yabancılaşması üzerinden anlatır bize. Yeraltı İnsanı böcek olmak istediğini ama olamadığını, gene bir başka bölümde, kendisine bir böcek kadar değer verilmediğinden söz eder. Oysa herkesten akıllı ve soylu olduğunu iddia eder, her ne kadar böcek olamasa da bir böcek durumuna düştüğünden yakınır. Kafka’nın böceğe dönüşen kahramanı Gregor Samsa ile Sartre’ın Bulantı’daki kahramanı Requentin ve Dostoyevski’nin sonraki kahramanlarında Yeraltı İnsanının izine rastlarız. Kendini yer altında hapseden kahramanımızın keskin düşünceleri Raskolnikov’la yer üstüne çıkar ve eyleme dönüşür. “İnsan bazen acıyı çok sever, tutku derecesinde sever ve bu, gerçektir. Bu konuda dünya tarihine bakmaya gerek yok; kendi kendinize sorun eğer insansanız ve bir şeyler yaşamışsanız, kendinize sorun. Benim şahsi fikrime göre, sadece rahatı sevmek hatta biraz yakışıksız bir şey. İyidir, kötüdür, ama bazen bir şeyleri kırıp dökmek de hoştur. Ben kendi payıma acıyı savunmam, ama rahatı da savunmam.” Nezaket kuralları çerçevesinde dile gelmeyen düşüncelerimizi Yeraltı İnsanı kulağımıza haykırır.

Dostoyevski kitaba yazdığı ön sözde, “Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz…” Günümüz toplumu Aylak Adam, Niteliksiz Adam, Lüzumsuz Adam ve her yerde rastladığımız Issız Adam’ları ve kadınları doğurdu. “En iyisi hiçbir şey yapamamak! En iyisi bilinçli atalet! İşte, yaşasın Yeraltı! Normal insanı son safrasına kadar kıskandığımı bile söyleyebilirim, ama onu içinde gördüğüm bu koşullarda, onun yerinde olmak istemem.” Normalin sınırları nerede başlar nerede biter ya da normal nedir sorusunu bir kez daha düşünmemizi sağlıyor Dostoyevski. Bütün bu anti kahramanların ortak özelliği aidiyet duygusundan yoksun ve toplumun değer yargılarına yabancılaşmış olmalarıdır. Yeraltı İnsanının trajedisi insanın kendi karanlık sularına fırtınalı yolculuğudur. Farklı istekleri vardır, paraya tamah etmez, girdiği zengin çevrelerde her şeyin bir oyundan ibaret olduğuna inanmıştır.

Görüyorsunuz ya: eğer sarayın yerinde bir kümes olsaydı ve yağmur yağsaydı, ben belki de ıslanmamak için kümese girerdim, ama buna rağmen o kümesi beni yağmurdan korudu diye, edeplilik ederek saray yerine koyamazdım. Güleceksiniz, hatta böyle bir durumda kümesle köşkün aynı olduğunu söyleyeceksiniz. Evet, diyeceğim, eğer yaşamımızın gayesi ıslanmamaksa, doğru bu.”

Sırça sarayda yaşamak yeraltı insanı için büyük bir ideal değildir, olması gerekendir ve böyle bir isteği vardır, ama bu isteğini yerine getirmek için harekete geçmez. “…

Ama eğer ben insanın bir tek yaşamak için yaşamadığı ve eğer yaşıyorsa o zaman saraylarda yaşaması gerektiği fikrini benimsediysem, yapacak bir şey yok. Bu, benim isteğim, benim arzum. Ancak benim arzularımı değiştirdiğiniz zaman içimden çıkarabilirsiniz onu. Peki, değiştirin, yerine başkasını koyun, bana başka bir ideal verin. Ama o zamana dek kümesi saray saymayacağım.”

Yeraltı İnsanı hiçbir şeyi sıradan ve görünen yanıyla değerlendirmez. “İnsan yaratmayı ve yol açmayı sever, bu tartışılmaz bir şeydir. Ama neden yıkımı ve kaosu delicesine sever? İşte bunu açıklayın!” Cevapsız sorularla doludur zihni ve okura cevapları aratır.

Kitabın sonunda bir kez daha müziğin ritmi yükselir. “Bizi tek başımıza, kitapsız bırakırsanız bir anda ürker, sersemleriz – nereye sığınacağımızı, neye yaslanacağımızı; neyi seveceğimizi ve neyden nefret edeceğimizi, neyi sevip neyi hor göreceğimizi bilemeyiz. Biz insan olmayı bile yük sayıyoruz – yani gerçek, sahici bir bedeni ve kanı olan insanlar olmayı; utanıyoruz bundan, ayıp sayıyoruz ve bir tür benzersiz insan olmaya çabalıyoruz. Zevk haline getiriyoruz. Yakında bir şekilde fikirlerden doğmayı icat edeceğiz. Ama yeter; daha fazla yazmak istemiyorum Yeraltından…”

Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Çeviren: Sabri Gürses, Notos, 2014, 208 s.

Kaynak Site: oggito

1 Comment on this article. Feel free to join this conversation.

Leave A Response