Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları

Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları

Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları / Erol Göka

 

Toplumsal dokumuzun özgünlüğü, İslam merkezli çok yüksek bir maneviyat ihtiva etmesinin yanı sıra, eşsiz bir demokrasi tecrübesine sahip olmasıdır. Milletin iradesini ne ölçüde önemseyip sahip çıktığını 15 Temmuz Direnişi tüm dünyaya göstermiştir, fakat dünyanın en büyük militan Batıni topluluğunun, spiritüel cinnet örgütünün de bu topraklardan çıktığı inkâr edilemez bir gerçektir. Bünyemizdeki sağlıksızlık, manevi topluluklardaki olumsuzluk işaret ve belirtilerinin çaresi de, bizce demokrasi tecrübe ve kavrayışının yoğunlaşması ve derinleşmesindedir. Şüphesiz, demokrasi bilincine eşlik etmesi gereken hoşgörü ve değerler eğitimini de çarenin unsurları olarak görmek gerekir. DAEŞ, FETÖ, İslamofobi gibi Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları’nı tanımak ve onlara karşı çözüm üretmek mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. ( Yayınevi: Kapı Yayınları)

Kitaptan bir bölüm

Başkalarını gözetme, haksızlık ve adaletten olabildiğince ayrılmama yani ahlaklı bir varlık olma özelliklerine fıtraten yatkınız. Nasıl genetik bir manisi ve gelişimini menfi yönde etkileyecek bir hastalığı olmayan her bebek, eninde sonunda yürümeyi ve konuşmayı başarabileceği bir potansiyele sahipse, onu kucaklayan, sarıp sarmayan bir ailesi, ilişkiler ağı olduğu müddetçe içindeki ahlaki tohum da giderek büyüyecek, çiçeklenip meyveye duracaktır.

Anladık; insan ahlaki bir varlık olma potansiyeliyle dünyaya geliyor. Peki, ama davranışlarıyla başkalarının varlığına, malına, namusuna, mahremine göz diken, kendinden ve çıkarlarından başka kimseyi umursamayan ahlak düşkünü, vicdansızlar, niye harekete geçiremiyorlar içlerindeki bu potansiyeli?

Fıtri psikolojimizde ahlaki değerleri içermeye hazır bir yuva var ama değerler bizatihi içimizde bulunmuyor, aileden ve toplumdan bize geliyorlar. Yetişmemiz sırasında hangi değerleri bu yuvaya dâhil edebilir yani içselleştirebilirsek o “bizim değerimiz” oluyor. Değerlerin içselleşmesi, insan yavrusunun insanlaşması sırasında gündeme geliyor, başkalarıyla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğini yakınlarımızdan öğreniyoruz. “Beşer” olmaktan “insan” olmaya yükselebilmemiz için uzun bir yol kat etmemiz, bireysel psikolojimizde, hırs ve menfaatten ayrı olarak bir de “başkalarını gözeten” bir yanın gelişmesi gerekiyor. Bu başkalarını gözeten, insan kardeşlerimizi kendimizden ayrı tutmayan yanımız, bizim vicdanımız. Vicdan, ahlakın içimizdeki evi…

İçselleştirdiğimiz değerler, ahlaki sistemimizin ve bu arada elbette kişiliğimizin ve kimliğimizin taşıyıcı kolonları vazifesini görüyorlar. Kişiliğimiz ve kimliğimiz bizim psikolojik tenimiz, cildimiz… Bu cildin sağlıklılığını, bizi ahlaki sapmalara karşı koruyan “değer”ler sağlıyor. Elbette vicdana harç oluşturan değer üretiminin tek kaynağı din değil ama bu konuda bize din kadar yardımcı bir başka kaynak daha yok. Dine ne kadar yakınsak, onun sunduğu değerler pınarından kana kana içmemiz o kadar imkân dâhilinde. Dinden ne kadar uzaksak, değer elde etme, sağlam bir vicdan sahibi olma şansımız imkânsızlaşmıyor ama azalıyor. Lakin dine yakınlık, dini pratikleri tanıyıp bilme ve hatta onları uygulama, bizim ondan değer devşirerek sağlam bir vicdan inşa ettiğimizi de göstermiyor. Dışarlıklı, içselleştirilmemiş bir değer, sağlam bir kaynaktan gelmiş ve toplum ona yüksek nitelikler yüklemiş olsa bile, biz onu içselleştirememişsek bir anlam ifade etmiyor.

Vicdani gelişimimizde bir aksama, eksiklik olduğunda, ahlaki değerleri içimizdeki yuvasına yerleştiremediğimizde, bu hal kimliğimize, kişiliğimize yansıyor. Vicdan zafiyetimiz şiddetlendikçe, başkalarının haklarını hiçe sayan, her türlü zorbalık, yolsuzluk ve ahlaksızlığı mubah gören bir kişilik profiline sahip oluyor, psikopatlaşıyoruz. Diğer insanlar, toplumun düzeni bizi ilgilendirmiyor, genelin çıkarları umurumuz olmuyor.

İnsanlık tarihi boyunca, her dönemde topluma ve değerlerine düşman psikopatlar, sosyopatlar oldu. Nasıl her ebeveynin vazifesi hayırlı evlat yetiştirmekse, her toplumsal düzenin, ahlak sisteminin ve hatta devletin varlık nedenlerinin başında bu vicdansızların dizginlenmesi gelir. Eğer bir toplumun vicdansızlarını entegre edebilme yeteneği etkili ve başarılıysa, barış ve huzur içinde yaşama şansı artacaktır. Toplum, vicdansızları entegre edebilecek yetenekten yoksunsa veya bu yeteneklerini çeşitli nedenlerle yitirmişse, sessiz halk yığınları karşısında sayıları, okyanusta damla misali kalsa da psikopatların, sosyopatların toplum karşıtı, vicdansızlıkla karakterize, değer düşmanı özellikleri topluma yayılmaya başlar. Toplum kendisini hukuk tanımayan bu insanların insafına terk etmek zorunda kalır. Yasal düzenlemeler anlamsızlaşır, zorbalık, rüşvet ve yolsuzluk vaka-i adiye halini alır; en kötüsü tüm bunlar toplumun yeni “değerleri” olarak insanların psikolojilerine yerleşmeye başlar. Özellikle kaos zamanlarında, tüm toplumsal dokuya yayılır; bireysel psikolojileri ifsat edip, kokuşturur.

Bugün dünyada bu kadar hırs ve haset, tamahkârlık ve açgözlülükten bahsediyorsak, mağdurların sessizliğini, dayanışma ve merhametten ümidin kesilmesini gündeme getiriyorsak vicdansızlık, tüm dünyada epeyce yayıldığından… Böyle bir dünyada ahlakın kazanmasını istiyorsak, görüntüye bakarak değil kişilikteki vicdani gelişimi gösteren hakiki izleri takip ederek yürümek zorundayız. Kişilikteki vicdani gelişimin hakiki izleri, bizim dışımızdakilere duyulan sevgi ve merhametten, insan kardeşlerimiz için duyduğumuz endişeden başkası değildir. Biz sevgi ve merhametin izinden gidip başkalarını da en az kendimiz kadar koruyup kollayabilirsek, yani vicdanı hâkim kılabilirsek, ülkemiz o denli esenlik yurdu olacak, dünyadaki mazlumlar da bize doğru koşacaktır.

In : KİTAP

Related Articles

Bir Cevap Yazın