Kendine ait bir kadın: Virginia

Virginia, sekiz yaş bedeninin arkasına sakladığı olgun dikkatiyle irice açılmış esmer gözlerini babasının anlattığı hikayelere heyecanla çeviriyor, ince uzun parmaklarının arasında taşıdığı kalın kitabın ne anlattığını öğrenmeyi başka bir zamana saklıyordu. Virginia, Victorya dönemi kurallarına göre ikinci plana atılan her kadın gibi okula gidememe eksikliğini babasıyla gidermeye çalışıyordu.

Virginia Woolf

Babasıyla annesinin ikinci evliliklerinden olan Virginia, küçük yaşlarda yazar olmayı kafasına koyuyor, kız kardeşi Vanessa Bell’in ressam olma tutkusunu hep destekliyordu. İki kız kardeş annesinin ve babasının oyun oynadıklarını zannettikleri zamanlarda kafa kafaya veriyor, sarsıntılı ama heyecanlı bir zaman yolculuğuna çıkıyor, 1890’lı yıllardan hayal dünyalarındaki sonsuz rakamlı yıllara iniyorlardı. O yıllarda Vanessa ressam, Virginia ünlü bir yazar oluyor, Vanessa’nın yaptığı resimler Virgina’nın kitap kapaklarını süslüyordu. Annelerinin tiz sesi kulaklarına çalıncaya kadar bu yolculuk devam ediyor, yemek saati gelince rutubet kokan, tahta masalı ve uzun tavanlı evlerine geri dönüyorlardı.

Virginia, bu kadar küçük olmaktan nefret ediyordu.

Virginia WoolfAnnesini grip nedeniyle 1895’te, babasını da 1904’te kaybediyor, kardeşleriyle birlikte Bloomsbury’e taşınıyordu Virginia. Dünyayı tanımak, kadını mutsuz ve geride görmek isteyen Victorya dönemi insanlarını eleştirmek, kadına toplumda bir yer kazandırmak istiyor ve bu amaçla kalemine başvuruyordu. Babasını kaybetmeden önce gazetelerde yayımlanan kısa hikayeleriyle başlayan yazı hayatı Bloomsbury’e taşınmalarıyla olgunlaşıyor, burada tanıştığı ve aralarına katıldığı Bloomsbury grubuyla şekilleniyordu.

Virginia bu grupla beraber aşkı, kadınlığı, cinselliği, feminizmi öğreniyordu.

Virginia 1912 yılında, Leonard Woolf  ile evlendiğinde eşinin hayatının aşkı olmadığını biliyordu. Hatta “beni bedensel olarak etkilemiyorsun hem de hiç” diye yazıyordu Virginia. Lakin Leonard’ın Virginia için bir basımevi kurması ve onun kitaplarını basmak için elinden geleni yapması Virgina’nın ruhunu gömülü olan yerinden çıkartıyor, içinde ayaklanan kalabalığı dizginlemesine engel oluyordu. Virginia’nın içinden otoban gürültüsünde bir kuş kanatlanıyor, göğüs kafesini yırtarak maviye uçuyordu. Ta ki Virginia’nın annesinin ve babasının ölümünden sonra başlayan sinir krizlerinin tekrar ortaya çıkmasına kadar.

Virginia, Bloomsbury’te kardeşleriyle birlikte edebiyattan ve sanattan bahsettiği günlere gidiyor, akşamları çay yerine kahve içmeyi ne kadar zor öğrendiklerini hatırlıyor, annesine ve babasına karşı duyduğu özlemle, ölümlerinden sonraki sosyal beklenti ve baskı dürtüsünün azalmasından duyduğu mutluluk birbirine karışıyor, kafasının içinde kendiyle kanlı bir savaş veriyordu. Virginia ağlıyor, bağırıyor, susuyor tekrar ağlıyordu. Leonard, her sabah mutsuzlukla uyanan sevgilisini kliniğe yatması için ikna etmeye çalışıyor, evliliklerine çocuksuz devam etmek için kaçış yolları arıyordu.

Oysaki Virginia, bebek sıcaklığının kendine iyi geleceğini hissediyordu.

Yatırıldığı klinikten tedavi olmadan çıktığını düşünen Leonard, Virgina’yı tekrar kliniğe yatırmak istediğinde Virginia şiddetle karşı çıkıyor, tek ihtiyacının yazmak olduğunu söylüyordu. Karısıyla nasıl başa çıkacağını bilemeyen Leonard, Virginia’nın koruyucusu gibi etrafında pervane oluyor, hiçbir kriz atağına mahal vermemeye çalışıyor, Virginia’nın yazması için canını dişine takıyordu.

30’larında, çocuksuz, mutsuz, depresif üstelik yazar bile değil, diye hakkında atıp tutanlara inat Virginia,  1905’te başladığı profesyonel yazı hayatını, 1915 yılında çıkardığı ilk kitabı Dışa Yolculuk ile taçlandırıyor, eserlerinde uyguladığı bilinç akışı tekniği ile kendisiyle konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu. Virginia kendi sesini duymaya başladığından beri, çevresindeki herkesi susturuyor, zihninde yankılanan sesini kalemine yansıtıyordu. Banyosundaki dev aynasından gözlerini izliyor, dudaklarının arasından çıkan her sözcüğü önemsiyor, kafasının içinde durmadan dönen düşünceleri uzun parmaklarının arasına alıyor, doluyor doluyor, onlardan kıyafetler yapıyordu.  Sade ama kusursuz kıyafetler…

Virginia, kabarık ve gösterişli kıyafetlerden uzak, ince ipek geceliği ile düz saçlarını uzun boyunun arkasında topluyor, aynadaki yansımasını uzun uzun içine çekiyor, kadın olmanın zarafetini  ilk kez orada fark ediyordu. O andan itibaren Virginia, bedenini hissediyor, kemikli kibar ellerine ilk kez bakıyor, aynasındaki kadını ilk kez görüyormuş gibi uzun parmaklarını yüzünde gezdiriyor, kadını, kadınlığı anlıyor, çekirdeğine kavuşuyordu.

Virginia, dev patlamadan sonra küle dönen kainattan kalan çekirdeği avuçlarının arasında tutuyor, yüreğinin tam ortasına koyuyordu. Bu patlamanın ardından Virginia, kendisine ait bir oda yapıyor, erkeklerin “madem yazıyorsunuz neden bir Shakespeare çıkartamıyorsunuz?” sözlerine inat, Shakespeare oluyor, Juliet oluyor, Romeo oluyordu.

İlk kitabının ardından, kendinden sıkça söz ettirmeye başlayan Virginia, yeni romanlar yazıyor, birbiri ardına dizilen eserler tekniğini ve ideallerini başarıyla ortaya koyuyordu. Gece ve Gündüz, Dalgalar, Flush; Bir Köpeğin Romanı, Kendine Ait Bir Oda, Virginia’yı 20. yüzyıl yazarları arasında en ön sıralara yerleştiriyordu.

1937’de Yıllar romanını yazarken II. Dünya Savaşı’nı sıkça düşünüyor, kafasında yankılanan dehşet yüklü ölüm sahnelerinin ağırlığıyla yürüyemez oluyordu Virginia. Çocuk çığlıklarını kulaklarına dolduruyor, başını ellerinin arasına alıp uzun uzun düşünüyor, intiharın damarlarında renksiz bir duman gibi dolaştığını hissediyordu. Virginia gençliğinden beri yakasından düşmeyen buhranlara kendini bırakmanın doğru bir karar olduğunu düşünüyor, yemiyor, içmiyor, mutlu olamıyordu.

26 Şubat 1941’de Perde Arası romanını yazdıktan sonra yeteneğinin gittikçe kaybolduğunu hissediyor, yazmanın uzun ama zayıf parmaklarına ağır geldiğini düşünüyordu Virginia. Virginia o kadar çok düşünüyordu ki, kafasının içinden geçen her damarın atışını duyuyor, zihninin kanatlarına takılan her anı tekrar tekrar yaşıyordu. Zamanın çok ötesinde bir yaşama başlamak için kendini hazır hissediyordu artık.

Virginia serin bir bahar sabahı masasının üzerindeki eski bir kağıda Leonard için sonsuz bir teşekkür ve minnet notu yazıyor, titreyen sarı parmaklarıyla gümüş rengi kalemini sıkıca tutmak için ciddi çaba sarf ediyordu. İri gözleri çukurlaşıyor, dişleri istemsizce birbirine çarpıyordu.

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç anıları yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.”

Virginia, evinin kapısını aralık bırakarak çıkıyor, üzerindeki ince sabahlığa aldırmadan çıplak ayak koşuyordu.

“Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.”

Ensesinde topladığı saçları çözülüyor, uzun suratına çarpan soğuğu hissetmiyordu.

“Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.”

Virginia çıplak ayaklarını yavaşlatıyor, iri, çukurlaşmış  bakışlarını evlerinin hemen önündeki nehrin mavi sularına takıyordu.

“Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. “

Virginia, çıplak ayağını mavi nehrin kenarına değdiriyor, parmağının ucuyla minik daireler çiziyordu.

“Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.”

Virginia, nehrin kenarındaki gri taşları avuç avuç sabahlığının cebine dolduruyor, tırnaklarının arasına sıkışan küçük taşlara aldırmadan ağırlığına ağırlıklar ekliyordu.

“Artık benim için her şey bitti.”

Cebindeki taşlar yüzünden zar zor hareket ediyor, nehrin kenarından kendini suya bırakmak için son gücüyle hareket ediyordu. Virginia kollarını iki yana açıp, avuçlarını güneşe çevirdiğinde, ıslattığı ayağı hafifçe kayıyor, bedenini dengede tutamıyor, tutmak istemiyordu.

“Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

Virgina, donuklaşan gözleri ve nehrin içinde ağır çekimde hareket eden saçlarıyla hiç olmadığı kadar kendi, hiç olmadığı kadar özgür görünüyordu.

Fatma Nur Kaptanoğlu – edebiyathaber.net (25 Temmuz 2016)

In : YAZARLAR

Related Articles

Bir Cevap Yazın